Kategoriler

Günlük (201)
Kitap (2)
Şiir (4)
Spor (4)
Programlama (2)
Müzik (2)
Politik (3)
Güncelleme (8)
English (2)
Eğitim (4)
Dizi (1)
Neler Yazdım?

Üç Harf Beş Nokta
(Şiir) (İncele)

Stankoviç'in Rüyası
(Roman) (İndir)

Neler Okuyorum?

Ugly Love - Colleen Hoover (320)
(Okunuyor...)

Ölümcül Kimlikler - Amin Maalouf (136)
(Okunuyor...)

Din ve İdeoloji - Şerif Mardin (182)
(Okunuyor...)

Olmaya Bırakılmışlık - Martin Heidegger (80)
(Okunuyor...)

Sana Soyundum - Sylvia Day (378)
(Okunuyor...)

Instagram'dan Geliyor...







Twitter

RT @hc_huseyincelik: Aliya İzzetbegoviç'i rahmetle anıyoruz. Bu alemden göçen liderlerin bir kısmı İZ, bir kısmı İS bırakır. Merhum Aliya a…

3.gün 3000+ satoshi:) değer olarak çok az belki ama işimiz için değerli:) bir de transferi başarırsak bak sen hadiseye:)

RT @tribundergi: Sneijder'in menajeri Albers: "Wesley Galatasaray’da kesinlikle mutlu. Kulübü, camiayı, taraftarı çok seviyor. İstanbul hay…

bonus yakaladım oldu 3140 satoshi:)

2750 satoshi:) hadi bakalım:)

Vdu Badge

Okuyoruz.com

(0)
- Her sokak köşesinde, her evde, ölümcül bir günah görüyoruz ve hoşgörüyoruz. Hoşgörüyoruz çünkü sıradan, çünkü olağan. Sabah, öğle ve aksam hoşgörüyoruz. Hayır, artık olmaz. Ben örnek oluyorum ve yaptığım şey şaşırtacak, incelenecek ve izlenecek… Sonsuza dek… (Se7en) (15367)
Yeşillerin İmparatorluğu adını verdiğim son romanım çok yakında ücretsiz olarak yayında olacak.

[Feminizm Hakkında Ucuz Bir Hikaye]
Feminizm’e Giriş ve İlk Hafta Üzerine

Böyle bir dersi hayatı boyunca almamış birisi için ilk başlarda konulara yaklaşabilmek gayet zor oldu ama bir süre insanın bu tür konularla akademik bir düşünme yapması aslında toplumun ne kadar da büyük bir kesimini ilgilendiren sorunların üzerine konuşulduğu onların zaman zaman tanımlandığı ve yine onlara çözümler arandığını fark edebiliyor.

Bu haftaki 3 metin de bir arada değerlendirildiğinde, temel anlamda kadının bir özgürlük mücadelesi içinde olduğunu görebiliyoruz. Sonuç olarak kadının özellikle ülkemizde -bunu dünyaya da yayabiliriz- ne kadar arka plana atıldığını fark edebiliriz. İşte bu yüzden bence feminizm bize bahsedilenlerin çok ötesinde bir özgürleşme çalışması.

Bu özgürleştirme çalışmalarını yaparken birçok alanla bağ kurmak feminizmi 10’dan fazla çeşide ayırabilmek gayet mümkün. Bu ayrımlar yapılırken birçok konu gündeme gelmiş, ama beni bunların içinde en farklı hissettiren belki de feminizmin en ağır hissedildiği radikal feminizmdir. Bu tür feminizm bana çok abartılı geliyor, özellikle her kadını olaydan soyutlayan, özgürlük faaliyetlerinin dışında konuyu daha çok terörize eden bir görüş. Bu tür grupların her zaman radikal olarak adlandırılmasına bu açıdan bakınca hak veriyorum. Bence bu tür feminizm anlayışından daha sakin, soft bakış açılarına dönülebilir. Ben bu tür feminizmi tehlikeli görüyorum, özellikle toplum düzeni için. Ama tabi bu alana mensup kişiler farklı düşünebilir, belki de radikal feminizmin bazı sıkıntılı noktalarına bir set çekebilir. Sonuçta özgür olalım derken diğerlerini de göz ardı etmemek lazım.

Özellikle son metinde de arka planda işlenen ama değerlendirilince daha çok erkek egemenliğinin kavramları ve argümanları ile eleştirildiği bir yazıya ulaşıyoruz. Bir erkek olarak belki de şu ana kadar derslere katılan arkadaşlar arasında tek erkek olarak, bu konuda bazı yerlere takıldım, tekrar tekrar üzerinden geçtim, sonuçlara alternatif yorumlar getirdim ama genel olguya hak verir oldum. Bu metinler ben de, aslında benim tarzımda insanların ne kadar farklı olduğunu hissettirdi. Evet ülkemizde her ne kadar nazik, olumlu bakış açısına sahip erkekler olsa da, bir yerlerde kadına şiddeti bir popülarite malzemesi haline getirmiş erkekler de var. Tabi bu durum toplum içinde “erkek fatma” olarak nitelendirilen kadınlar için aynı. Onlarda diğer taraftan çerçeveye giriyorlar. Ben kendime ve kendim gibi insanlara toplumsal uzlaşma gibi bir metodu öneriyorum. Okuduğum ve anlamaya çalıştığım bazı radikal cümlelere bir set çekmeyi yeğliyorum.

Derste de bu konuları uzun uzun tartışıp daha farklı fikirleri hissetmek gerçekten zevkli olacak. Ama şu bir gerçek belki de giriş açısından özellikle ikinci metin biraz ağır ama ona vakit ayırmak ve üzerinde çalışmak gerçekten zevkli haliyle ben de bu konulardan zevk alanlardanım.

Hit : 7813 | Beğeni : 16 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-10-16


[Max Weber Şehrin Doğası ve Batı Şehri İncelemesi]
Şehrin Doğası (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinde genel olarak şehrin karakterleri, şehrin türleri, tarımla ilişkisi incelendiği gibi, siyasi anlamda şehir kavramı, buna bağlı kale – pazar ve garnizon kavramları ve kente özgü bazı kavramlar incelenmektedir.

Şehrin Karakterleri
İlk olarak ele alacağımız konu şehrin karakterleridir. Şehri tanımlamak gerekirse kısaca bir ya da birden fazla konutun oluşturduğu “kapalı topluluktur” (Weber, 2000: 101), diyebiliriz. Her ne kadar bu tanımlama çoğu şehir, kent için tam olarak doğru olmasa da, - çünkü bunun birçok istisnai durumu var- genellikle şehir deyince aklımıza gelen “duvar duvara komşuluk” (Weber, 2000: 101), bazı yerlerde daha geniş alanlara yayılabilir. İşte bu sebepten dolayı belirsizliği giderebilmek amacıyla kenti daha geniş bir tanıma oturtabiliriz.
Örnek olarak bugün Rusya’da bazı köyler şehir olarak kabul edilen bazı yerlerden daha fazla nufüsa sahiptir. Yani buradan şunu çıkartabiliriz, şehir olmak en büyük olmak veya en kalabalık olan anlamına gelmemektedir. Bunu iktisadi bir anlamda düşünecek olursak, şehir daha çok kişilerin geçimini tarımdan çok ticaret ile sağladıkları bu oluşumdur. Tabi ki burada yapacağımız sorgulama şu olmalıdır, her ticari faaliyet yürüten yerlere de şehir diyemeyiz, (Weber, 2000: 102), bu da istisnamız olabilir. Şehrin belirleyici bir özelliğinden bahsetmek gerekirse daha çok ticaretin çok yönlülüğünü ele alabiliriz. Bu çok yönlülüğü sağlarken özellikle bu yapıya hatta feodal yapıya bağlı “Pazar” kavramını ve iktisadin hayatın getirdiği çalışma ve mal takası talebini de göz önünde bulundurmalıyız. Bunu dışında bir de mal mübadelesinin var olması da önemli bir unsurdur. Bu açıdan bakınca önemli bir kelime ortaya çıkıyor, oikos yani hane anlamına gelen bu kelime, her ne kadar bulunduğu yeri kesin olarak kent yapmasa da yine önemli bir kavramdır.
Pazar konusu biraz daha incelersek, Pazar her bulunduğu yeri kent yapmayacağını söylemiştik buna biraz örnek verecek olursak, örneğin dönemsel pazarlar, panayırlar ve günümüzdeki fuarlar bu aktiviteyi yani ticareti, sınırlı bir zaman içerisinde yapabildiğimiz yer olmak kaydıyla bölgeyi şehirden ziyade bir köy, bir alan olarak anlamamızı sağlayabilir.
Şehir kavramını bu bilgiler ışığında bir tanıma sığdıracak olursak, pazar yerleşimi olarak tanımlayabiliriz. Yani şehir, oikos’un ve pazarın merkezini oluşturuyor diyebiliriz. Bu pazar yeri o bölge insanının ürettiği veya kaynak sağladığı ürünleri sattığı yani genel olarak ticari aktivite yaptığı yer olarak nitelendirildiğinde kent bir pazar yeri olarak da kabul edilebilir.
Mal değişimi yani takas günümüzde her ne kadar arka planda kalmış olsa da eski dönemler çok önemli bir ticari aktiviteydi. Ulaşımın kesiştiği bu noktalarda yapılan bu aktivite sadece değiş tokuşu değil aynı zamanda toplumsal bir komüniteyi ortaya çıkarmıştır. Zaten kente de bu açıdan bakıldığında pazar yerinin varlığı daha da net bir şekilde görülebiliyor.

Şehrin Türleri
İkinci olarak bahsedeceğimiz konu olan şehir türlerini ele alırsak ilk olarak tüketici ve üretici şehir olarak sınıflandırabiliriz. (Weber, 2000: 105) Tüketici şehrini de kendi için bir çok bölüme ayırmalıyız, bunlardan biri elde ettiği geliri bir pazar üzerinde harcayan – yani bu çeşitli durumlarda olabilir, ürün alma, köle alma gibi- memurlardır bunun dışında yine gelirlerini burada harcayan lordlar ve siyasi iktidar sahiplerini örnek alabiliriz. Tüketici şehrinin tam zıttı olan üretici şehrinde ise durum çok daha farklıdır, bu tür şehirler yani üretici şehirleri günümüzde endüstriyel şehirlerin temeli olarak kabul edilebilir. Bu tür şehirlerde yapılan üretimin fiyatlandırılması ve ticari aktivite sayesinde, üretim merkezleri ve fabrikalar gibi unsurlar ortaya çıkan bu da o bölgede nüfusu fazlalaştırdığı gibi ulaşım noktalarını da yakınlaştırır.
Bu konuyu yeri gelmişken, çevre konusunda inceleyecek olursak, bu durum bugünlerde plazaların yer aldığı, sadece iş merkezlerinden oluşan “city-towns” olarak nitelendirebiliriz. Tabi bu durumun doğal çevre anlayışına ne kadar zarar verdiğini görebiliriz. Bu tür şehirlerde dikilen binalar, doğal habitat üzerinde inanılmaz derece baskı oluşturmaktadır. Hiçbir yeşilliğin kalmadığı her yere betonarme binaların dikildiğini, insanların çok büyük oranlarda tüketim yaptığı ve aynı büyüklükte geri dönüşümü yapılamayan çöp stokunun biriktirdiği bir durumlar karşı karşıyayız. Günümüzde özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde, doğal arazilerin tamamen yok edilerek yerlerine yeni ticari alanların oluşturulması tabi ki de gelecek nesiller için çok ama çok kötü bir durumdur. Acaba gelecek nesillere bir soru hakkımız olsa bunu mu tercih edersiniz diye sorabilsek. Elbette kabul etmeyeceklerini varsayıyorum.. Bunu yeni yerleşim yerlerinin, rezidanslarla da desteklenmesi ile gayet ilgi çekici olması ve genellikle zengin olarak nitelendirebileceğimiz insanların bu 1+1 boyutundaki evlerde yaşaması doğanın genel düzenini çok net bir şekilde bozmaktadır. Bize düşen bu amaçsız ve kontrolsüz kurulumun önüne geçip doğal çevreyi yok etmeyen başka çözümler üzerinde çalışmalıyız.

Şehrin Tarımla İlgisi
Tarım hiçbir zaman şehir yaşamının dışında kalmamıştır tamamen kopuk diyemeyiz ama bu durum şehrin tarımla olan ilişkisinin çeşitli açılardan değerlendirildiğinde farklı olduğunu görebiliriz. (Weber, 2000: 108) Eski dönemler yarı şehir olarak kabul edilen bu değerlendirme günümüzde daha çok tarımdan uzaklaşmamız ile devam etmektedir. Günümüz de metropol olarak nitelendirdiğimiz şehirlerde tarımın ne kadar önemini yitirdiğini onun yerine tarımdan elde edilenlerin getirilip satıldığı alanların olduğunu görebiliriz. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı tarımdan uzaklaşma durumu göz önüne alındığında bunun gelecekte, hiçbir şey üretemeyen bir ülke olma idealine doğru gittiğini görebilirsiniz. Sizce bu ne kadar mümkündür? Yani bir şehir bir kent üretmeden sürekli dışardan alarak veya başka bir yerlerde üretilmiş şeyleri getirip satarak yani onlara aracı olarak kaç sene daha hayatta kalabilir. Günümüzde de görüyoruz birçok köylü -yani burada üretici olan köylüyü kastediyorum- kentlere göçmektedir ve bu insanlara kente geldiğinde verimli bir arazi sahibi olamadığı için üretim yerine tüketim yapmayı tercih ediyor. Bu ülkemiz üzerinde oldukça tehlikeli bir noktaya doğru gidiyor. Şöyle bir baktığımızda diğer ülkelerden getirttiğimiz gıda ürünleri her geçen gün artmaya devam ediyor. İşte bu bence çok büyük bir problem olarak hayatımızda var olmaya devam ediyor.


Siyasi Anlamda Şehir
Her ne kadar kitaptaki bu kısım siyasi anlamda şehir olarak nitelendirilse de daha çok iktisadi hayatı konu almıştır. Bir şehir tüm bu ticari aktiviteleri yaparken yani şehrin olmazsa olmazı olarak nitelendirilirken bu bölgede yaşayan topluluğu belirli bir idareye mecbur kılar. İşte bu ekonomik idareyi, siyasi sınırlarla çok farklı bir alanda tutmalıyız. Örnek verecek olursak, günümüzde şehir olarak nitelendirilen yerlerin bir çoğu aslında bir şehir kategorisine girmez, bunun dışında bazı şehir olmayan yerlerde üretim-tüketim dengesi açısından bakılırsa aslında şehir olmalıdır, buradan da anladığımız gibi şehir sadece ekonomik göstergeler ile nitelendirilmiyor, bazı olağanüstü durumlarda şehir olmasını sağlayabiliyor. Sonuçta bir şehrin sınırları çizilirken yer şekillerinden daha birçok unsura riayet edilirken aslında olması gerekeni yani doğal dünyayı dikkate almamız gerekiyor. Bir şehir düşünelim yanında bir nehir akıyor, biz bu nehrinin doğal akışına müdahale ederek bölgeyi daha genişletebilmek amacıyla engelliyoruz. İşte böyle bir durumda şehrin ticari alanını genişletmiş olabilir ama doğal dünyaya yaptığımız geri dönülmez faaliyet yüzünden buradaki birçok canlıyı da yok etmiş oluyor? Peki bu doğru mu? Her şeyi insanlar için mi yapmalıyız? Peki diğer türler ne olacak?

Kale ve Garnizon
Pazar kavramını biraz geride tutarak iki önemli unsurdan daha bahsetmek istiyorum, geçmiş dönemlerde özellikle Ortaçağ döneminde şehrin en önemli unsurlarından biri de kale ve “garnizon” yapımıdır, kale daha çok bazı bölgelerde çitlere, bazı bölgelerde devasa taş yapılar şeklinde kullanılmıştır. Bu kale yapısı ile şehri koruma, insanları bir arada tutma gibi özellikler ortaya konmuştur. Örneğin Çin’de bu durum çok önemlidir, garnizon’u da bu şekilde düşünebiliriz, o da şehrin asli unsuru gibidir, orduyu, idari kısmı bir arada tutar. Bazı yerlerde ise bir gölgede şato şeklinde önde gelenlerin kralların ve onların hizmetçilerinin barındığı yerlerde öne çıkabilir. Bu konuyu çevre ile ilişkilendirirsek, bu durumun her ne kadar artısı var gibi görünse de doğal dünyaya bir takım zararları vardır. Örneğin dünyada ağaçlar belirli bir sıra ile dizilmiyorlar, daha çok yetişme olaylarına bağlı olarak çeşitli olarak diziliyorlar, işte bir kale yapılırken günümüzdeki betonarme yapılar yapılırken ki zararları çevreye vermektedir. Aynı zamanda surlarla ayrılan alanlarda hayvanların doğal yaşam alanına da bir sınırlama yapmış olmaktayız. Biz her ne kadar kendi bölgemizi sınırlıyor olsak da diğer canlıları da doğal olarak bölge dışına hapsetmekteyiz. Genellikle bu tür yapılan verimli yerlere yapıldığı için birçok doğal kaynağı doğal dünyadan ayırıp sadece insanların hatta o belirli komünitenin kullanıma sunmak da, çok mantıklı bir şey değildir. Doğru olan kentleşirken diğer canlıların yaşam haklarını da ellerinden almamalıyız.

Kale ve Pazarın Kaynaşma Noktası
Kale ve Pazar kavramının ilişkisini değerlendirdiğimizde, bir yere kale kurulduğunda o kalede yaşayan insanların ve garnizonların çok büyük bir tüketim etkisi vardır. Nerede bir garnizon kurulsa ticari faaliyetleri birçoğu oraya kayar bu şekilde pazarın siyasi ve askeri alanlarla ile çok yakından kaynaşmasına sebep olur bir başka durum ise, farklı ülkelerden deniz veya kara yoluyla gelen malların alıcılarını bulması da buralardan sağlanır sonuçta bir kalenin otorite sahibi bu otoritesini korumak ve bu komüniteyi yönetebilmek için maddi anlamda bir alım yapmalıdır. İşte bu yüzden pazarın varlığı bu insanlar için çok önemlidir, bunun karşılığında kalenin verdiği güven de pazar ekonomisi çok önemli bir savunma gücü sağlamaktadır.

Kente Özgü Kavramlar
İlk makalenin ışığında tüm anlattıklarımızı bir sistematiğe oturtacak olsak, kent diyebileceğimiz topluluk istisnalar haricinde batıya aittir. Zaten bir sonraki makalemizde de başlığından da anlaşılacağı gibi daha çok bu anlatılacaktır. Belki Doğu’da da bazı kentler kurulmuştur ama bunlar ne devamlılık sağlayabilmiş ne de gerçekten kastedilen bir kent olabilmiştir. Çoğu belirli bir zümrenin kullanımında kalmış, batıdaki gibi hukuk kuralları içinde otonom bir yönetime bürünememiştir. (Weber, 2000: 128) Batı görüldüğü üzere bir çok uygulama ortaya bu şehir kavramında çıkmıştır. Demokrasi, yönetim gibi faaliyetler hep bu bir arada yaşama ile sağlanmıştır. Peki bunların ışığında batı haricinde hiç şehir yok diyebilir miyiz? Tabi ki hayır ama bu anlamda bahsedilen gerçek kentteler batıda, batı dünyasındadır.

Batı Şehri (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinin devamı niteliğinde olaan Batı Şehri makalesinde genel olarak mülkiyet hakları, doğu şehrinin gelişmeme nedenleri ve klan, konfederasyon, kardeşlik gibi noktalara değilmiştir.

Mülkiyet Hakları
Gelişen dünya ve değişen kent anlayışında bu genişleme neticesinde “mülkiyet hakları” yani bir mülke, toprağa sahip olabilme hakkı, kişisel yaşama hakkı, özgür dünya gibi bazı toplumsal olaylar ortaya çıkmıştır. Doğu şehirlerinde her ne kadar bu durumlar pek ön plana çıkmasa da batı şehrinin temellerinde bunları görebiliriz. Yunan şehirleri “polisler” de özellikle sosyal adalet kavramları çok net bir şekilde görülmüştür. Peki bu durum çevremize nasıl bir etki bırakmıştır. Mülkiyet hakkı güçle veya soy bağları ile elde edilen bir haktır. Zaman zaman ticari faaliyetler neticesinde de mülkiyet sahibi olabiliriz. Peki bu mülklerin ilk sahibine dönersek kimdir? Biz bu toprağı ailemizden devir alırken, onlarında devir aldıkları aileleri göz önünde bulundurursak sizce bu mallar en başında ortak kullanım alanları değil miydi? Burada her canlının yaşam hakkı yok muydu? Topraktaki böcekten, ağaçlara, ağaçlardaki kuşlardan ve bu ağaçların meyvesinden beslenen onlarca canlı bu mülkiyet hakkı neticesinde yurdundan dışlanmadı mı? Bu önemli bir durum, günümüz adalet sisteminin birçok kısmı insanlara özgü buna gerekçe olarak da onların düşünüp, aklını kullanıp faaliyetini kullanabilmesi gösteriliyor, zaman zaman hayvan hakları gibi düzenlemeler de yapılsa özellikle Türkiye’de çok yetersiz olduğunun farkındayız. Sonuç olarak yine bir hak sorunu ile karşı karşıyayız. Neden bu kadar basit bir şekilde diğer canlıların yaşamlarına mani oluyoruz. Derslerimizde geçmişti, bir sivrisinek’in bile yaşam hakkı varken neden bize her alanda fayda sağlayan bu hayvanları, oksijenimizi sağlayan bu bitkileri bu kavramların dışında tutabiliyoruz. Bu üzerinde tartışılması gereken bir durum.

Özgürlük Kavramı
Çok eskilerden beri batı kentleri özgürlüğü kazanma yeri olarak kullanılmaktaydı, köle niteliğindeki kişiler kendi paralarını kazanıp kendilerini özgürlüğe ulaştırabiliyorlardı. Tabi bu durum doğu da daha güç hatta bazı yerlerde imkansızdı. Peki kafeslere esir edilen hayvanlar, doğal ortamlarından hediye olarak ayrılmaya zorlanıp hayvanat bahçelerinde sergilenen hayvanlar, evlerimize süs olsun diye canlı canlı hapsedilen bitkiler. Bunlar özgürlük kavramının neresinde kalıyor? Biraz daha devrim temalı konuşmak gerekirse bunların içinde bulunduğu doğa bir gün bunun cevabını vermeyecek mi? Tablolarda ifade edilen o sonraki dünya gerçekten yaşanmayacak mı? Tabi ki yaşanacak. Hızla belki de insan ırkı için felaketler getirecek olan bu dünyaya doğru ilerliyoruz.


Doğu Şehri Neden Batı Şehirlerinin Gerisinde Kaldı?
Belki de bu soruyu sorarak başlamalı, bu konu üzerine, Weber, totem ve tabu (Weber, 2000: 141) gibi unsurları bu noktaya koymuş, çünkü bu unsurlar idari ve siyasi yönetimi daha çok klanlar gibi küçük topluluklar üzerine yöneltmişlerdir, bir klan ne kadar büyüyebilir? Oldukça kapalı bir toplum olan bu klanlar akraba evlilikleri ile nereye kadar büyüyebilir oysa daha geniş bir komunite olan kentten bahsederken akrabalık zinciri birden genişleyip çok farklı klanları, hatta sülale gibi kavramları bir araya getirebilir, daha büyük topluluklar ortaya çıkarabilirdi. Dinleri de bu açıdan değerlendirebiliriz. Hristyanlık olsun İslam olsun diğer dinler olsun hep belirli bir gruba yönelmektedir. Peki bunun dışındaki dinler, ve din sahibi olmayanlar. Bunlarla da bir arada yaşayamaz mıyız? Günümüzde çok farklı ırklardan insanlar gayet normal bir şekilde yaşamlarını kentlerde sürdürebiliyorlar. Daha da önemli din kavramı sadece insanlar da var, peki diğer canlılar? Bir başka husus da, bu şehirlerin yapıları itibari ile daha çok aile şirketi gibi yönetilip, genele ortak bir anayasa tarzında bir hukuksal düzen sunamamasıdır. Yani genel ortak akla hizmet edememesidir. Bunu her anlamıyla kullanabiliriz. Ama bu kardeşlik noktasında Yahudi toplumuna bir tırnak açmamız gerekmektedir. Yahudiler her ne kadar dinlerinin getirdiği dış evlenmeyi zamanla ortadan kaldırsa da eski dönemde bu tamamen uygulanıyordu. Yani Yahudi olmayan yeri geliyor yaşam hakkı bile sağlanmıyordu. Bu açıdan özel bir konuma sahipler. Hristyanlıkta ise bunun en üst düzeyini görebiliriz, onların kent yaşamı her alanıyla kardeşlik üzerine kuruludur. Beraber yapılan eylemler, kilise faaliyetleri gibi.
Kentsel Birlik
Günümüzde Batı’da görülen şehirlerin ana unsuru insan olarak belirlenmiştir. Ve bu insanlar bir araya gelerek bazı bağlar kurmuşlardur ve bu durum bazı hukuki otoritelerle ve kurallarla birleşince ortaya kentler çıkmıştır. Buna ne kadar doğrudur üzerinde uzun tartışmalar yapabiliriz. Yani kentler sadece insanlardan ve onların ortaya çıkardıkları ile mi kurulabilir, kentin bir de ekonomik, hukuki faaliyetlerinden başka doğal bir de statüsü yok mudur? Biz bu dünyada yaşarken sadece bir türe göre mi nitelikler geliştirmeliyiz? Yoksa diğer doğal yaşam ve dolayısıyla minumum 10milyon türüde mi göz önünde tutmalıyız. Tabi ki de bu canlılarında yaşama şansı var, bunu engellememeliyiz, şehirler kentler kuruyoruz diye sadece insana odaklı komuniteler ortaya çıkarmamalıyız. Belki Weber’i de eleştirebileceğimiz en önemli nokta budur. O doğu ve batı şehirlerini tanımlarken hep insan odaklı çalıştı, bunu da diğer türlere de yönlendirmeliyiz.
Sonuç
Max Weber’in her iki makalesi de aslında tek bir konuyu anlattığı ortada ama kitapta bu ikiye ayrılmış. Tek bir makale şeklinde birbirine devam ettirelebilecek bir makale haline getirebilir. Ben de üzerinde eleştiri mi yaparken doğu batı diye ayırıp anlatmak yerine tek bir unsur olarak kenti düşünüp üzerine çalışmamı yaptım. Belki uzun süreden sonra bir sunum yapıyor olmamın nedeniyle bazı kavramları atlamış, farklı anlatmış, yanlış anlamış, yanlış aktarmış olabilirim, bu konuda siz değerli arkadaşlarım ve hocam yardımcı olursanız çok müteşekkir olurum.

Teşekkürler
Erkan KAVAS

KAYNAKÇA
Max, Weber (2000). Haz: Ahmet Aydoğan, Şehir ve Cemiyet. İstanbul: İz Yayıncılık.
Sunar, Lütfi. (2011). Weber’in Tarihsel Şehir Sosyolojisi: Modern Toplumun Temeli Olarak Şehir. Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 22. Sayı, 2011, s.423-442


Hit : 7814 | Beğeni : 15 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-10-16


[Max Weber, Şehir ve Cemiyet İncelemesi]
Şehrin Doğası (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinde genel olarak şehrin karakterleri, şehrin türleri, tarımla ilişkisi incelendiği gibi, siyasi anlamda şehir kavramı, buna bağlı kale – pazar ve garnizon kavramları ve kente özgü bazı kavramlar incelenmektedir.

Şehrin Karakterleri
İlk olarak ele alacağımız konu şehrin karakterleridir. Şehri tanımlamak gerekirse kısaca bir ya da birden fazla konutun oluşturduğu “kapalı topluluktur” (Weber, 2000: 101), diyebiliriz. Her ne kadar bu tanımlama çoğu şehir, kent için tam olarak doğru olmasa da, - çünkü bunun birçok istisnai durumu var- genellikle şehir deyince aklımıza gelen “duvar duvara komşuluk” (Weber, 2000: 101), bazı yerlerde daha geniş alanlara yayılabilir. İşte bu sebepten dolayı belirsizliği giderebilmek amacıyla kenti daha geniş bir tanıma oturtabiliriz.
Örnek olarak bugün Rusya’da bazı köyler şehir olarak kabul edilen bazı yerlerden daha fazla nufüsa sahiptir. Yani buradan şunu çıkartabiliriz, şehir olmak en büyük olmak veya en kalabalık olan anlamına gelmemektedir. Bunu iktisadi bir anlamda düşünecek olursak, şehir daha çok kişilerin geçimini tarımdan çok ticaret ile sağladıkları bu oluşumdur. Tabi ki burada yapacağımız sorgulama şu olmalıdır, her ticari faaliyet yürüten yerlere de şehir diyemeyiz, (Weber, 2000: 102), bu da istisnamız olabilir. Şehrin belirleyici bir özelliğinden bahsetmek gerekirse daha çok ticaretin çok yönlülüğünü ele alabiliriz. Bu çok yönlülüğü sağlarken özellikle bu yapıya hatta feodal yapıya bağlı “Pazar” kavramını ve iktisadin hayatın getirdiği çalışma ve mal takası talebini de göz önünde bulundurmalıyız. Bunu dışında bir de mal mübadelesinin var olması da önemli bir unsurdur. Bu açıdan bakınca önemli bir kelime ortaya çıkıyor, oikos yani hane anlamına gelen bu kelime, her ne kadar bulunduğu yeri kesin olarak kent yapmasa da yine önemli bir kavramdır.
Pazar konusu biraz daha incelersek, Pazar her bulunduğu yeri kent yapmayacağını söylemiştik buna biraz örnek verecek olursak, örneğin dönemsel pazarlar, panayırlar ve günümüzdeki fuarlar bu aktiviteyi yani ticareti, sınırlı bir zaman içerisinde yapabildiğimiz yer olmak kaydıyla bölgeyi şehirden ziyade bir köy, bir alan olarak anlamamızı sağlayabilir.
Şehir kavramını bu bilgiler ışığında bir tanıma sığdıracak olursak, pazar yerleşimi olarak tanımlayabiliriz. Yani şehir, oikos’un ve pazarın merkezini oluşturuyor diyebiliriz. Bu pazar yeri o bölge insanının ürettiği veya kaynak sağladığı ürünleri sattığı yani genel olarak ticari aktivite yaptığı yer olarak nitelendirildiğinde kent bir pazar yeri olarak da kabul edilebilir.
Mal değişimi yani takas günümüzde her ne kadar arka planda kalmış olsa da eski dönemler çok önemli bir ticari aktiviteydi. Ulaşımın kesiştiği bu noktalarda yapılan bu aktivite sadece değiş tokuşu değil aynı zamanda toplumsal bir komüniteyi ortaya çıkarmıştır. Zaten kente de bu açıdan bakıldığında pazar yerinin varlığı daha da net bir şekilde görülebiliyor.

Şehrin Türleri
İkinci olarak bahsedeceğimiz konu olan şehir türlerini ele alırsak ilk olarak tüketici ve üretici şehir olarak sınıflandırabiliriz. (Weber, 2000: 105) Tüketici şehrini de kendi için bir çok bölüme ayırmalıyız, bunlardan biri elde ettiği geliri bir pazar üzerinde harcayan – yani bu çeşitli durumlarda olabilir, ürün alma, köle alma gibi- memurlardır bunun dışında yine gelirlerini burada harcayan lordlar ve siyasi iktidar sahiplerini örnek alabiliriz. Tüketici şehrinin tam zıttı olan üretici şehrinde ise durum çok daha farklıdır, bu tür şehirler yani üretici şehirleri günümüzde endüstriyel şehirlerin temeli olarak kabul edilebilir. Bu tür şehirlerde yapılan üretimin fiyatlandırılması ve ticari aktivite sayesinde, üretim merkezleri ve fabrikalar gibi unsurlar ortaya çıkan bu da o bölgede nüfusu fazlalaştırdığı gibi ulaşım noktalarını da yakınlaştırır.
Bu konuyu yeri gelmişken, çevre konusunda inceleyecek olursak, bu durum bugünlerde plazaların yer aldığı, sadece iş merkezlerinden oluşan “city-towns” olarak nitelendirebiliriz. Tabi bu durumun doğal çevre anlayışına ne kadar zarar verdiğini görebiliriz. Bu tür şehirlerde dikilen binalar, doğal habitat üzerinde inanılmaz derece baskı oluşturmaktadır. Hiçbir yeşilliğin kalmadığı her yere betonarme binaların dikildiğini, insanların çok büyük oranlarda tüketim yaptığı ve aynı büyüklükte geri dönüşümü yapılamayan çöp stokunun biriktirdiği bir durumlar karşı karşıyayız. Günümüzde özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde, doğal arazilerin tamamen yok edilerek yerlerine yeni ticari alanların oluşturulması tabi ki de gelecek nesiller için çok ama çok kötü bir durumdur. Acaba gelecek nesillere bir soru hakkımız olsa bunu mu tercih edersiniz diye sorabilsek. Elbette kabul etmeyeceklerini varsayıyorum.. Bunu yeni yerleşim yerlerinin, rezidanslarla da desteklenmesi ile gayet ilgi çekici olması ve genellikle zengin olarak nitelendirebileceğimiz insanların bu 1+1 boyutundaki evlerde yaşaması doğanın genel düzenini çok net bir şekilde bozmaktadır. Bize düşen bu amaçsız ve kontrolsüz kurulumun önüne geçip doğal çevreyi yok etmeyen başka çözümler üzerinde çalışmalıyız.

Şehrin Tarımla İlgisi
Tarım hiçbir zaman şehir yaşamının dışında kalmamıştır tamamen kopuk diyemeyiz ama bu durum şehrin tarımla olan ilişkisinin çeşitli açılardan değerlendirildiğinde farklı olduğunu görebiliriz. (Weber, 2000: 108) Eski dönemler yarı şehir olarak kabul edilen bu değerlendirme günümüzde daha çok tarımdan uzaklaşmamız ile devam etmektedir. Günümüz de metropol olarak nitelendirdiğimiz şehirlerde tarımın ne kadar önemini yitirdiğini onun yerine tarımdan elde edilenlerin getirilip satıldığı alanların olduğunu görebiliriz. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı tarımdan uzaklaşma durumu göz önüne alındığında bunun gelecekte, hiçbir şey üretemeyen bir ülke olma idealine doğru gittiğini görebilirsiniz. Sizce bu ne kadar mümkündür? Yani bir şehir bir kent üretmeden sürekli dışardan alarak veya başka bir yerlerde üretilmiş şeyleri getirip satarak yani onlara aracı olarak kaç sene daha hayatta kalabilir. Günümüzde de görüyoruz birçok köylü -yani burada üretici olan köylüyü kastediyorum- kentlere göçmektedir ve bu insanlara kente geldiğinde verimli bir arazi sahibi olamadığı için üretim yerine tüketim yapmayı tercih ediyor. Bu ülkemiz üzerinde oldukça tehlikeli bir noktaya doğru gidiyor. Şöyle bir baktığımızda diğer ülkelerden getirttiğimiz gıda ürünleri her geçen gün artmaya devam ediyor. İşte bu bence çok büyük bir problem olarak hayatımızda var olmaya devam ediyor.


Siyasi Anlamda Şehir
Her ne kadar kitaptaki bu kısım siyasi anlamda şehir olarak nitelendirilse de daha çok iktisadi hayatı konu almıştır. Bir şehir tüm bu ticari aktiviteleri yaparken yani şehrin olmazsa olmazı olarak nitelendirilirken bu bölgede yaşayan topluluğu belirli bir idareye mecbur kılar. İşte bu ekonomik idareyi, siyasi sınırlarla çok farklı bir alanda tutmalıyız. Örnek verecek olursak, günümüzde şehir olarak nitelendirilen yerlerin bir çoğu aslında bir şehir kategorisine girmez, bunun dışında bazı şehir olmayan yerlerde üretim-tüketim dengesi açısından bakılırsa aslında şehir olmalıdır, buradan da anladığımız gibi şehir sadece ekonomik göstergeler ile nitelendirilmiyor, bazı olağanüstü durumlarda şehir olmasını sağlayabiliyor. Sonuçta bir şehrin sınırları çizilirken yer şekillerinden daha birçok unsura riayet edilirken aslında olması gerekeni yani doğal dünyayı dikkate almamız gerekiyor. Bir şehir düşünelim yanında bir nehir akıyor, biz bu nehrinin doğal akışına müdahale ederek bölgeyi daha genişletebilmek amacıyla engelliyoruz. İşte böyle bir durumda şehrin ticari alanını genişletmiş olabilir ama doğal dünyaya yaptığımız geri dönülmez faaliyet yüzünden buradaki birçok canlıyı da yok etmiş oluyor? Peki bu doğru mu? Her şeyi insanlar için mi yapmalıyız? Peki diğer türler ne olacak?

Kale ve Garnizon
Pazar kavramını biraz geride tutarak iki önemli unsurdan daha bahsetmek istiyorum, geçmiş dönemlerde özellikle Ortaçağ döneminde şehrin en önemli unsurlarından biri de kale ve “garnizon” yapımıdır, kale daha çok bazı bölgelerde çitlere, bazı bölgelerde devasa taş yapılar şeklinde kullanılmıştır. Bu kale yapısı ile şehri koruma, insanları bir arada tutma gibi özellikler ortaya konmuştur. Örneğin Çin’de bu durum çok önemlidir, garnizon’u da bu şekilde düşünebiliriz, o da şehrin asli unsuru gibidir, orduyu, idari kısmı bir arada tutar. Bazı yerlerde ise bir gölgede şato şeklinde önde gelenlerin kralların ve onların hizmetçilerinin barındığı yerlerde öne çıkabilir. Bu konuyu çevre ile ilişkilendirirsek, bu durumun her ne kadar artısı var gibi görünse de doğal dünyaya bir takım zararları vardır. Örneğin dünyada ağaçlar belirli bir sıra ile dizilmiyorlar, daha çok yetişme olaylarına bağlı olarak çeşitli olarak diziliyorlar, işte bir kale yapılırken günümüzdeki betonarme yapılar yapılırken ki zararları çevreye vermektedir. Aynı zamanda surlarla ayrılan alanlarda hayvanların doğal yaşam alanına da bir sınırlama yapmış olmaktayız. Biz her ne kadar kendi bölgemizi sınırlıyor olsak da diğer canlıları da doğal olarak bölge dışına hapsetmekteyiz. Genellikle bu tür yapılan verimli yerlere yapıldığı için birçok doğal kaynağı doğal dünyadan ayırıp sadece insanların hatta o belirli komünitenin kullanıma sunmak da, çok mantıklı bir şey değildir. Doğru olan kentleşirken diğer canlıların yaşam haklarını da ellerinden almamalıyız.

Kale ve Pazarın Kaynaşma Noktası
Kale ve Pazar kavramının ilişkisini değerlendirdiğimizde, bir yere kale kurulduğunda o kalede yaşayan insanların ve garnizonların çok büyük bir tüketim etkisi vardır. Nerede bir garnizon kurulsa ticari faaliyetleri birçoğu oraya kayar bu şekilde pazarın siyasi ve askeri alanlarla ile çok yakından kaynaşmasına sebep olur bir başka durum ise, farklı ülkelerden deniz veya kara yoluyla gelen malların alıcılarını bulması da buralardan sağlanır sonuçta bir kalenin otorite sahibi bu otoritesini korumak ve bu komüniteyi yönetebilmek için maddi anlamda bir alım yapmalıdır. İşte bu yüzden pazarın varlığı bu insanlar için çok önemlidir, bunun karşılığında kalenin verdiği güven de pazar ekonomisi çok önemli bir savunma gücü sağlamaktadır.

Kente Özgü Kavramlar
İlk makalenin ışığında tüm anlattıklarımızı bir sistematiğe oturtacak olsak, kent diyebileceğimiz topluluk istisnalar haricinde batıya aittir. Zaten bir sonraki makalemizde de başlığından da anlaşılacağı gibi daha çok bu anlatılacaktır. Belki Doğu’da da bazı kentler kurulmuştur ama bunlar ne devamlılık sağlayabilmiş ne de gerçekten kastedilen bir kent olabilmiştir. Çoğu belirli bir zümrenin kullanımında kalmış, batıdaki gibi hukuk kuralları içinde otonom bir yönetime bürünememiştir. (Weber, 2000: 128) Batı görüldüğü üzere bir çok uygulama ortaya bu şehir kavramında çıkmıştır. Demokrasi, yönetim gibi faaliyetler hep bu bir arada yaşama ile sağlanmıştır. Peki bunların ışığında batı haricinde hiç şehir yok diyebilir miyiz? Tabi ki hayır ama bu anlamda bahsedilen gerçek kentteler batıda, batı dünyasındadır.

Batı Şehri (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinin devamı niteliğinde olaan Batı Şehri makalesinde genel olarak mülkiyet hakları, doğu şehrinin gelişmeme nedenleri ve klan, konfederasyon, kardeşlik gibi noktalara değilmiştir.

Mülkiyet Hakları
Gelişen dünya ve değişen kent anlayışında bu genişleme neticesinde “mülkiyet hakları” yani bir mülke, toprağa sahip olabilme hakkı, kişisel yaşama hakkı, özgür dünya gibi bazı toplumsal olaylar ortaya çıkmıştır. Doğu şehirlerinde her ne kadar bu durumlar pek ön plana çıkmasa da batı şehrinin temellerinde bunları görebiliriz. Yunan şehirleri “polisler” de özellikle sosyal adalet kavramları çok net bir şekilde görülmüştür. Peki bu durum çevremize nasıl bir etki bırakmıştır. Mülkiyet hakkı güçle veya soy bağları ile elde edilen bir haktır. Zaman zaman ticari faaliyetler neticesinde de mülkiyet sahibi olabiliriz. Peki bu mülklerin ilk sahibine dönersek kimdir? Biz bu toprağı ailemizden devir alırken, onlarında devir aldıkları aileleri göz önünde bulundurursak sizce bu mallar en başında ortak kullanım alanları değil miydi? Burada her canlının yaşam hakkı yok muydu? Topraktaki böcekten, ağaçlara, ağaçlardaki kuşlardan ve bu ağaçların meyvesinden beslenen onlarca canlı bu mülkiyet hakkı neticesinde yurdundan dışlanmadı mı? Bu önemli bir durum, günümüz adalet sisteminin birçok kısmı insanlara özgü buna gerekçe olarak da onların düşünüp, aklını kullanıp faaliyetini kullanabilmesi gösteriliyor, zaman zaman hayvan hakları gibi düzenlemeler de yapılsa özellikle Türkiye’de çok yetersiz olduğunun farkındayız. Sonuç olarak yine bir hak sorunu ile karşı karşıyayız. Neden bu kadar basit bir şekilde diğer canlıların yaşamlarına mani oluyoruz. Derslerimizde geçmişti, bir sivrisinek’in bile yaşam hakkı varken neden bize her alanda fayda sağlayan bu hayvanları, oksijenimizi sağlayan bu bitkileri bu kavramların dışında tutabiliyoruz. Bu üzerinde tartışılması gereken bir durum.

Özgürlük Kavramı
Çok eskilerden beri batı kentleri özgürlüğü kazanma yeri olarak kullanılmaktaydı, köle niteliğindeki kişiler kendi paralarını kazanıp kendilerini özgürlüğe ulaştırabiliyorlardı. Tabi bu durum doğu da daha güç hatta bazı yerlerde imkansızdı. Peki kafeslere esir edilen hayvanlar, doğal ortamlarından hediye olarak ayrılmaya zorlanıp hayvanat bahçelerinde sergilenen hayvanlar, evlerimize süs olsun diye canlı canlı hapsedilen bitkiler. Bunlar özgürlük kavramının neresinde kalıyor? Biraz daha devrim temalı konuşmak gerekirse bunların içinde bulunduğu doğa bir gün bunun cevabını vermeyecek mi? Tablolarda ifade edilen o sonraki dünya gerçekten yaşanmayacak mı? Tabi ki yaşanacak. Hızla belki de insan ırkı için felaketler getirecek olan bu dünyaya doğru ilerliyoruz.


Doğu Şehri Neden Batı Şehirlerinin Gerisinde Kaldı?
Belki de bu soruyu sorarak başlamalı, bu konu üzerine, Weber, totem ve tabu (Weber, 2000: 141) gibi unsurları bu noktaya koymuş, çünkü bu unsurlar idari ve siyasi yönetimi daha çok klanlar gibi küçük topluluklar üzerine yöneltmişlerdir, bir klan ne kadar büyüyebilir? Oldukça kapalı bir toplum olan bu klanlar akraba evlilikleri ile nereye kadar büyüyebilir oysa daha geniş bir komunite olan kentten bahsederken akrabalık zinciri birden genişleyip çok farklı klanları, hatta sülale gibi kavramları bir araya getirebilir, daha büyük topluluklar ortaya çıkarabilirdi. Dinleri de bu açıdan değerlendirebiliriz. Hristyanlık olsun İslam olsun diğer dinler olsun hep belirli bir gruba yönelmektedir. Peki bunun dışındaki dinler, ve din sahibi olmayanlar. Bunlarla da bir arada yaşayamaz mıyız? Günümüzde çok farklı ırklardan insanlar gayet normal bir şekilde yaşamlarını kentlerde sürdürebiliyorlar. Daha da önemli din kavramı sadece insanlar da var, peki diğer canlılar? Bir başka husus da, bu şehirlerin yapıları itibari ile daha çok aile şirketi gibi yönetilip, genele ortak bir anayasa tarzında bir hukuksal düzen sunamamasıdır. Yani genel ortak akla hizmet edememesidir. Bunu her anlamıyla kullanabiliriz. Ama bu kardeşlik noktasında Yahudi toplumuna bir tırnak açmamız gerekmektedir. Yahudiler her ne kadar dinlerinin getirdiği dış evlenmeyi zamanla ortadan kaldırsa da eski dönemde bu tamamen uygulanıyordu. Yani Yahudi olmayan yeri geliyor yaşam hakkı bile sağlanmıyordu. Bu açıdan özel bir konuma sahipler. Hristyanlıkta ise bunun en üst düzeyini görebiliriz, onların kent yaşamı her alanıyla kardeşlik üzerine kuruludur. Beraber yapılan eylemler, kilise faaliyetleri gibi.
Kentsel Birlik
Günümüzde Batı’da görülen şehirlerin ana unsuru insan olarak belirlenmiştir. Ve bu insanlar bir araya gelerek bazı bağlar kurmuşlardur ve bu durum bazı hukuki otoritelerle ve kurallarla birleşince ortaya kentler çıkmıştır. Buna ne kadar doğrudur üzerinde uzun tartışmalar yapabiliriz. Yani kentler sadece insanlardan ve onların ortaya çıkardıkları ile mi kurulabilir, kentin bir de ekonomik, hukuki faaliyetlerinden başka doğal bir de statüsü yok mudur? Biz bu dünyada yaşarken sadece bir türe göre mi nitelikler geliştirmeliyiz? Yoksa diğer doğal yaşam ve dolayısıyla minumum 10milyon türüde mi göz önünde tutmalıyız. Tabi ki de bu canlılarında yaşama şansı var, bunu engellememeliyiz, şehirler kentler kuruyoruz diye sadece insana odaklı komuniteler ortaya çıkarmamalıyız. Belki Weber’i de eleştirebileceğimiz en önemli nokta budur. O doğu ve batı şehirlerini tanımlarken hep insan odaklı çalıştı, bunu da diğer türlere de yönlendirmeliyiz.
Sonuç
Max Weber’in her iki makalesi de aslında tek bir konuyu anlattığı ortada ama kitapta bu ikiye ayrılmış. Tek bir makale şeklinde birbirine devam ettirelebilecek bir makale haline getirebilir. Ben de üzerinde eleştiri mi yaparken doğu batı diye ayırıp anlatmak yerine tek bir unsur olarak kenti düşünüp üzerine çalışmamı yaptım. Belki uzun süreden sonra bir sunum yapıyor olmamın nedeniyle bazı kavramları atlamış, farklı anlatmış, yanlış anlamış, yanlış aktarmış olabilirim, bu konuda siz değerli arkadaşlarım ve hocam yardımcı olursanız çok müteşekkir olurum.

Teşekkürler
Erkan KAVAS

KAYNAKÇA
Max, Weber (2000). Haz: Ahmet Aydoğan, Şehir ve Cemiyet. İstanbul: İz Yayıncılık.
Sunar, Lütfi. (2011). Weber’in Tarihsel Şehir Sosyolojisi: Modern Toplumun Temeli Olarak Şehir. Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 22. Sayı, 2011, s.423-442


Hit : 10481 | Beğeni : 14 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-10-11


[Uykusuz]
Bu saatlere kadar uykusuz kaldım, ne için Galatasaray için o ne yaptı, uyduruk bir belçika takımı ile berabere kaldı bu mevzuyu çok karıştırmıyorum, reziliz rezil.

Netcubix'i bir portala dönüştürmeye karar verdim bir tasarım ile yola çıktık, programlamayı da yakında yapacağım. Çeşit çeşit bloglar buradan yayına çıkacak. Nasip bakalım yolu açık olsun, vkt ile aynı serverda komşu olacaklar.

Çok büyük bir saldırı atlattık, çinli ergenlerle başımız beladaydı. Hala arızaları gidermeye devam ediyorum öyle fena bir durum. Ssh'a brute force yapmış elemanlar of allahım of, işi gücü yok milletin.

Yeşillerin İmparatorluğu biraz daha ilerledi ilk bölümü bastırıp üzerinde çalışmaya devam ediyorum bazı yerleri onardıktan sonra daha hızlı bir okuma yapacağım.

Şimdilik bu kadar dostlar dua edin, saolun varolun.

Hit : 41513 | Beğeni : 53 | Kategori : Günlük | Tarih : 2014-09-16


[Yine mi Çiçek]
Sezen Aksu'nun sesinden dinlemekten zevk aldığım o parça ile yazıyorum bu akşam. Çinlilerle uğraştık iki gün, bir grup hacker ortalığı dağıttı yine, sistemi geri döndürmek ölüm gibi birşey oldu. Ama geçen seferki gibi, hazırlıksız yakalanmadım... Yedek önemli bir mevzu arkadaş.

Sistemdeki gereksiz tüm domainleri temizledim, vkt olayını da ayağa kaldırdık bakalım bir süre daha çalıştıktan sonra release edicem. Bugün onun 2 problemine çözüm buldum patternler falan yazdım güzel oldu yani.

Güvenliği artırmaya, yorum sistemini inşa etmeye ve daha da önemlisi rating olaylarını düzenledik mi baya baya hazır olacak.

Bunun dışında yüksek lisans mevzularına girdik, dersler şunlar bunlar ayarlandı falan işte felsefenin programını bekliyorum o herşeyi değiştirecek.

Bakalım inş istediğim gibi olur hepsine birden devam edebilirim.

Şimdilik bu kadar kopmamak dileğiyle...

Hit : 45833 | Beğeni : 60 | Kategori : Günlük | Tarih : 2014-09-11


[2014'ün Son YDS'si]
Ne yaptık ne ettik yine yds sınavına girdik, her sınavda biraz yükseldim ama artık belirli bir seviyeye ulaşmış durumdayım bundan sonrasını arabadan inip eşeklerle devam etmek zorundayım.

Yani şunu demek istiyorum, oturup paşa paşa çalışmak lazım, çalışmadan bu kadar oluyor.

Birkaç arkadaşım var, her sınavda çok kolaydı, çok bilmem neydi, rererö diye konuşuyorlar ama sınav sonuçları belli olduğunda sonuçları bile öğrenemiyoruz kendilerinden, çekiniyorlar herhalde 20 civarında bir not aldıklarını söylemek için, mesajların hep o kısmı boş geliyor, veya hocalar kötü oluyor, yds aslında ingilizceyi ölçmüyor diyorlar ya da devletin bok yemesi diye bir laf çıkarıyorlar ortaya ama şunu kesinlikle söylemiyorlar, abi ben çok kolay dedim ama yanılmışım... İşte insanlar burada hata yapıyor.

Memleketin %99'u bilim adamı olduğundan, herşeyi bilen, bir soru sorduğunda illaki bir cevap bulan, oğlum bir kere bilmiyorsan bilmiyorum de. Herşeyde bir fikri olan, tvde gördüğü herşeyi şıp diye anlayan...

Öyle bir insanlığımız var...

Neyse gündemden kaymayayım, yabancı dil sınavında, ilk kez bu kadar sorularla iç içeydi, anlayarak çözdüm, önceden atarak çözüyordum bu sefer anlayarak ama yine çok yanlışım yine çok düşük bir puanım olacak ama gelecek için umut vericiydi, çalışsam olacak bir durum onun için bir sene sonra falan nasipse çalışacağım, önümdeki işleri bitirdikten sonra inşallah.

Şimdilik bu kadar... Sağolun varolun.

Hit : 47398 | Beğeni : 57 | Kategori : Günlük | Tarih : 2014-09-08


[USS Nathan James'in Ardından]
Malumunuz üzerine The Last Ship'in ilk sezonu bitti, uzun zamandan beridir sıkılmadığım dizilerden biri olduğundan bir güzelleme yazayım dedim.

Konu olarak Dünya'da başkayan Kırmızı Grip adı verilen bir salgına karşı araştırma yapan ve sonucunda tedaviyi bulan bir grup donanma askeri ve onların çevresinde gerçekleşen olayları konu alıyor buraya kadar sorun yok.

Asıl önemli olan dizinin zaman zaman eksen değişikliği yaşamasıydı, bir Kaptan'ın ailesi, bir doktorun ailesi, bir aşının geleceği derken döne döne. Dünya'da kurulan yeni tiranlığı konu almaya başladı ve ilk sezon sonunda süpriz bir durum ortaya çıktı. Spoiler olmaması için orasını söylemiyorum.

Bu sürekli yaşanan bir şey gücü ellerinde tutmak isteyen kimi insanlar ki bu son günlerde sık kullanılan bir laf "tiran" bir nevi diktatör anlamına geliyor, işte o gruplar herşeyi göze alıyorlar, gerekirse insanları öldürmeyi bile. Bu yüzden 2.sezon çok daha değişik bir dizi izleyeceğiz sanırım politika ön planda olacak.

Bekliyoruz dört gözle...

Hit : 50633 | Beğeni : 62 | Kategori : Dizi | Tarih : 2014-09-04


[Haram Yemedim ve Torpil Hezeyanı]
Şimdi bazı arkadaşlar tanıyorum hayatım ilerledikçe, yaşımız aldı başını gidiyor ama halen birileri ile tanışıyoruz.

Malum dün Konya'da bir yüksek lisans mülakatına girdim, yazılı olarak falan yapıldı, çok da fazla detay vermek istemiyorum.

Neyse orada sınavda sorulacak soruları önceden bilen insanlarla tanıştım falan.

Neyse sınav yapıldı herkes kendi köyüne gitti falan facebooktan bunların birini ekledim, şimdi baksan pofil resmi o meşhur haram yemedim fotosu ama dedim ki hacı sen haramı bugün yedin zaten bence kaldır o fotoyu.

Yaptıkları adaletsizliği, hayasızlığı bir algoritma içine işleyerek kendilerini haklı gören, yani ben bunu yaptım ama şu şu sebepten dolayı yaptım şöyle şöyle yapmak için herşey mübahtır hocamız ondan kpss sorularını çalın dedi, ondan polislik sorularının çalın dedi mevzusuna geliyoruz yine.

Ulan bre cahil, adilik, şerefsizlik, patavatsızlık ne zamandan beri hak olmuş, sen bir kere cesaret edip benimle aynı şartlarda sınava giremiyorsun sen mi kurtaracak bu dünyayı bu islamı? sen şimdi bunu yaparak bir de müslümanım mı diyosun? bence değilsin senin dinle alakan yok, başını örtmüşsün ama kıçın açıkta bir kere. Ben sizin Allah'a bile inandığınızı düşünmüyorum siz yapsa yapsanız şirk koşmaktasınız.

Badem bıyıklı abileriniz, üniversitelerde size kontenjan ayarlarken hiç mi utanmadınız?

Utanmadınız çünkü sizde utanacak bir yüz yok ki?

Allah sizin tüm bu yaptıklarınızın bedelini elbette ödetecek. Elbette ödeyeceksiniz.

Son olarak şunu demek istiyorum, Gittiğiniz yol yol değil, biraz insan olun...

Sevgi ve selam ile...

Hit : 51472 | Beğeni : 87 | Kategori : Günlük | Tarih : 2014-09-04