Kategoriler

Günlük (201)
Kitap (2)
Şiir (4)
Spor (4)
Programlama (2)
Müzik (2)
Politik (3)
Güncelleme (8)
English (2)
Eğitim (7)
Dizi (1)
Neler Yazdım?

Üç Harf Beş Nokta
(Şiir) (İncele)

Stankoviç'in Rüyası
(Roman) (İndir)

Neler Okuyorum?

Ugly Love - Colleen Hoover (320)
(Okunuyor...)

Ölümcül Kimlikler - Amin Maalouf (136)
(Okunuyor...)

Din ve İdeoloji - Şerif Mardin (182)
(Okunuyor...)

Olmaya Bırakılmışlık - Martin Heidegger (80)
(Okunuyor...)

Sana Soyundum - Sylvia Day (378)
(Okunuyor...)

Instagram'dan Geliyor...







Twitter

4 kalır;)

Oy... http://t.co/u7uI9dm1DI

Kalır 7;) bu hafta 3 tane:) haftaya 3+1 tane

11in 3 gitti kaldı 7;)

Hutbenin dışına çıkıp ideolojik mesaj veren imamları zaten hiç affetmeden bimere yazıyorum.

Vdu Badge

Okuyoruz.com

(0)
Bence her insanın, hayatta değer verdiği en az biri olmalı. (İncir Reçeli) (45901)
Yeşillerin İmparatorluğu adını verdiğim son romanım çok yakında ücretsiz olarak yayında olacak.

[Biraz Kahve Biraz Hamam ve Uydu Kentler]
Bu haftanın metinlerini 2 kategoriye almak daha doğru bence… İlk olarak uydu kent mevzusu üzerine konuşmak, onunla başlamak da en güzeli. Ben de bir dönem bu uydu kentlerden birinde yaşamış biri olarak, bekâr bir öğrenci için daha uygun olduğunu düşünüyorum, sonuçta normal bir mahalle de yaşam sürseniz meraklı gözler hep evinizin içinde… Ama bu tür uydu kentlerde yer alan sitelerde onlarca blok vs. arasında kaybolup gidiyorsunuz. Maddi durum göz önünde bulundurulunca burada yer alan 1+1 dairelerde çok fazla kişi değilseniz hem işinizi görüyor hem de ücret açısından daha bir makbul oluyor. Onun için ki bir dönem şehre göç ile gelen gecekondu sakinleri yavaş yavaş bu mekanlara taşınmaya başlıyorlar. Biraz geliri olan herkes ve bunun yanında devletin Toki aracılığıyla 30 yıla yaydığı vadelerle ödeme kolaylılığı ile insanlar buralara akın ediyor. Tabi hayatı boyuncu bir apartman dairesinde yaşamamış insanlar için baya zor durumlar ortaya çıkıyor ama onlar her ne kadar memnun olmasalar da bu hayata bir süre sonra alışıp bu uydu kentin kazık süpermarketinden/avmsinden alışveriş etmeye, çocuklarını site içindeki okula göndermeye, namazlarını site içindeki cami içinde kılmaya alışıyorlar. Tabi bu durum burada yaşayanları şehirden bütünüyle koparmanın yanında bir nevi buraya hapsediyor.

İkinci olarak ise hamam ve çok az bahsedilen park mevzusunu gündeme alabiliriz. Tabi bunun dışında bir de kahvehane mevzusu var. Hamam metnini okurken çok zevk aldım, çünkü sinema ile olan yoğun ilgim etkisiyle hamamla ilgili filmlerin resitaline şahit oldum. Hamam olsun, Döngel Kârhanesi olsun ve bunların bence en önemlisi olan Tosun Paşa olsun gözlerimin önünden geçti. Oradaki hamam sahnesi zaten birçok olayı özetliyor. Hayatında hiç hamama gitmemiş biri olarak –çocukken annem bile götürmemiş- sanırım yanlış zamanda doğmuşum gibi bir yanılgıya kapıldım, benden beş yaş büyük olan abim bunları yaşamışken (hatta eski Türk sinemalarına da gitmiş) ben maalesef bu konulardan biraz mahrum kaldım. Sanırsam modası geçmişti… Annem halen –çok sık olmasa da- hamama gider. Hatta sürekli gittiği bir yer var, çünkü hamam öyle rastgele seçilecek bir yer de değil. Ondan aldığım bilgiler dâhilinde her çeşit insanın bulunduğu bu yerlerde, değişik bir atmosfer var. Bazen konusu açılır bana evlenecek yaştaki kızları özellikle göstermek amacıyla buralara götürüldüğünü söylerdi. Hatta adına gelin hamamı bile deniyormuş. Ayrı bir atmosfere sahip bu alanlar sanırım kadınların özellikle kendileri olabildikleri nadir yerlerden biri…

Yine ikinci mevzunun içinde bahsedilen Kahvehane meselesi ise erkekler için önemli bir anlama sahip her ne kadar eski mantığından sapmış olsa da, kadınların soru sormak için bile giremediği, tamamen erkek hegemonyasına ait bir yer. Yani belki derste de bu mevzu üzerine örnekler veririm ama annemin bana anlattığı çocukken bile babasına bir şey söylemek için kahveye dükkânlarında çalışan biri ile gittiği ve dışarıda beklediği babasının gelip ona ne istediğini sormasıdır. Üniversite öğrencileri ile yapılan mülakatlar bence çok hoş olmuş metinde, birçoğunu ben de yaşadım. Özellikle Isparta’da ikamet ettiğim dönemde “iktisat’a giriş” dersinin hocasını beğenmeyip bir şey anlamadığımızı iddia ettiğimiz ve o süreyi sanırım Perşembe 13-16 arasını okey gününe dönüştürmüş ve çarşıdaki lokal kendine has bir kahvede yaklaşık 4 ay geçirmiştik, hatta final sınavına da girmeyip o günü de orada geçirmiştik. Sonuç olarak makaledeki bir çok anıyı bir şekilde paylaşıp, özellikle makale de geçen Öykü Hanım’ın bahsettiği mevzuyu da (kadının içeriden görünüşü, kahve önünden geçen kadın psikolojisi) içeriden gözlemlemiş biriyim. Sonuç olarak her hafta edindiğimiz bilgiler ışığında gelişmeye sosyalleşmeye devam ediyoruz. Teşekkürler…


Hit : 1824 | Beğeni : 5 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-11-22


[Bizim Kapıcı ve Ankara İzlenimleri]
Bu haftaki parçaları biraz inceleyince aklıma nedense hep TRT’nin bir zamanlar popüler olarak yayınladığı Bizimkiler dizisi geliyor. Oradaki Kapıcı Cafer karakteri sanırım her şeyi özetliyor. Hayatımız boyunca bu insanlarla karşılaşmışızdır, ben de 2009-2013 yılları arasında yaşadığım İstanbul’un bir semtinde bir kapıcı olayı ile karşılaştım, tabi oradaki kapıcılar – ki büyük bir siteydi, birden fazla blok vardı ve her bloğun birer kapıcısı vardı, 25 blok olduğu düşünülürse olay çok farklı- burada bahsedilen temel kapıcılardan farklıydı. Daha çok sistemi çözmüş, kadınları çalıştırmaktan başka, taşınan dairelerin kalan eşyalarını da pazarlayan bir zincir kurmuşlardı, ben de yeni taşındığım da birkaç eşyayı oradan almıştım. Adamlar resmen bir bloğun altında bir mahzen oluşturup eşyaları buraya getiriyorlar ve emlakçı stiliyle pazarlıyorlardı. İlk taşındığımda bir tanesi istiyorsan hanım temizliğe gelsin demişti. Hatta bir tanesi markette soğuk ürünler reyonunun oradayken, Kayseri’den sucuk getirdik abi almak ister misin demişti? Enteresan şeyler tabi ki.

Diğer metinlerde Ankara’nın durumu vs. göz önüne alındığında iki kere sağlık kontrolü gerekçesi için bulunduğum bu yer, bence İstanbul’dan gerçekten daha düzenli hem o kadar da fazla bir nüfusu yok ama tabi artış hızla devam ettiği takdirde bir süre sonra o da yaşanmaz olacaktır. Tabi bu durum bazı şeylerden de mahrum bırakıyor insanları, İstanbul kadar fırsatları olmuyor. Kadınlar lokali resminde Melih Gökçek’in de yer aldığı bir foto kullanılması da biraz acayibime gitti açıkçası…

Bunun dışında yine Ankara ulaşımı üzerindeki metinde, cinsiyet faktörünün nasıl kötüye kullanıldığını ve erkek bireylerin işine gelir şekilde tasarlandığını görüyoruz. Peki, bu kadar uzun yollarda kadınlar ne olacak? Bunu düşünmek sanırım bazıları için çok zor. Yani mevzu otobüse bindiğimizde bir bayana yer vermekle bitiyor mu? Bence bitmiyor, daha çok aşmamız gereken husus var. İlerisi için umutluyum ama bu süreç çok yavaş ilerleyecek, Türkiye bazı gelişmeleri geriden takip etse de hiç olmazsa artık bir takip var.

Üç metini de bir arada değerlendirecek olursak bir şeyi atlamak istemiyorum, bu dünya hepimiz için var, baylar, bayanlar ve diğerleri de dâhil buna. Ortak bir yol bulmalıyız, ortak bir zihin çalışması yapmalıyız, sadece insana yönelik değil, sadece erkeğe yönelik değil diğer bireyleri de bireyler dışındaki canlıları da düşünmeliyiz. Tek yönlü bir bakış açısı ile anca toplumun tamamını kucaklayamayan projeler üretebiliriz, tabi buna proje de denirse…
Söylediğim gibi umudum var, inşallah gelecekte başarırız.

Hit : 10197 | Beğeni : 10 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-11-17


[Androjen İnsan]
İşlediğimiz dersimizde de bazı girişler yaptığımız konuyu bu haftaki makalede de biraz daha derinleştirdik. Her ne kadar henüz konuya tam olarak bağlantı kuramasam da kendi çapımda ufak bir aydınlanma dönemi geçirdiğim söylenebilir.

İlk olarak şundan bahsetmek istiyorum, toplumda kadına bahşedilen rol ve bunun mekanı “ev” kadın burada yeniden üretim adını verdiğimiz faaliyetle meşgul, her ne kadar bu yıllar içinde (1950’den başlayarak 1980’lere doğru) değişse de ilk olarak kadının yerleştirildiği yer bu. Ama zamanla süreç içerisinde feminizm ve anti-feminizm gibi olgular ile kadın sosyal hayata daha da entegre olurken, ev dışına çıkmaya başladı. Bir nevi bu görüşler cinsiyet kavramının ikinci plana atılma işlevi gördüler, yani kadın artık sadece evde değil sosyal hayatın her yerinde yer almaya başladı, politik anlamda, ekonomik anlamda erkek bireylerle aynı haklara ulaştı. Yani artık toplumun cinsiyeti çift cinsiyetli bir androjen insan olarak görülmeye başlandı.

Bunun artılar tabi ki çok artık yeni yasalar, yeni sosyal çevreler bu şekilde yapılanmaya başladı, kadınların yükselişi bu şekilde gerçekleşti bence.

İkinci makale ise daha çok geçen haftaya temas ediyor, kamusal alan – özel alan ayrımı ve bunun çeşitlenmesi üzerine konuşmuştuk zaten. Yani toplum kent denince hep erkek temasını kafasından geçiriyor, kent de o şekilde dizayn edilmiş, iş alanları o şekilde dizayn edilmiş, peki toplumda kent yaşantısında bir erkek birey olarak nitelendirmek diğer varlıkları ikinci plana atmak olmaz mı? İşte bu yüzden tekrar androjen insan gündeme geliyor, yani yeni dünya buna doğru gidiyor. Böyle de olmalı bence, cinsiyetsiz bir toplum gibi düşünebiliriz bunu.

Sonradan eklenen İlhan Tekeli’nin kitabı ise bu konuların dışında bir konudan yani kentlileşme ve “kır itiyor, kent çekiyor” teması üzerinde seyrediyor. Bunu biraz açacak olursak yaşanan gelişmeler neticesinde son dönemde tırmanan kentli nüfusu ve Türkiye üzerinde yansımaları ilginç. Yani neden bu kadar çabuk kabullendik bunu anlamak güç, tabi kentin nüfus artışı ekonomik anlamda da bazı şeyleri getiriyor, peki gelecekte bu durum nasıl olacak, köylünün azalması neticesinde doğal durum bozulacak mı, bence öyle…
Değişim her açıdan önemli bir kuram var ortada ve bu yıllarca kabul görüyor ve bir bakıyorsunuz ki 5 sene içinde işler değişiyor ve eski kuram yerini yeni bir kurama bırakıyor şu an ki durumda yeniden üretimi minimum maliyete indirmek ortadayken, belki gelecekte daha başka şeylerle uğraşıyor olacağız.


Hit : 32531 | Beğeni : 38 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-10-25


[Feminizm Hakkında Ucuz Bir Hikaye]
Feminizm’e Giriş ve İlk Hafta Üzerine

Böyle bir dersi hayatı boyunca almamış birisi için ilk başlarda konulara yaklaşabilmek gayet zor oldu ama bir süre insanın bu tür konularla akademik bir düşünme yapması aslında toplumun ne kadar da büyük bir kesimini ilgilendiren sorunların üzerine konuşulduğu onların zaman zaman tanımlandığı ve yine onlara çözümler arandığını fark edebiliyor.

Bu haftaki 3 metin de bir arada değerlendirildiğinde, temel anlamda kadının bir özgürlük mücadelesi içinde olduğunu görebiliyoruz. Sonuç olarak kadının özellikle ülkemizde -bunu dünyaya da yayabiliriz- ne kadar arka plana atıldığını fark edebiliriz. İşte bu yüzden bence feminizm bize bahsedilenlerin çok ötesinde bir özgürleşme çalışması.

Bu özgürleştirme çalışmalarını yaparken birçok alanla bağ kurmak feminizmi 10’dan fazla çeşide ayırabilmek gayet mümkün. Bu ayrımlar yapılırken birçok konu gündeme gelmiş, ama beni bunların içinde en farklı hissettiren belki de feminizmin en ağır hissedildiği radikal feminizmdir. Bu tür feminizm bana çok abartılı geliyor, özellikle her kadını olaydan soyutlayan, özgürlük faaliyetlerinin dışında konuyu daha çok terörize eden bir görüş. Bu tür grupların her zaman radikal olarak adlandırılmasına bu açıdan bakınca hak veriyorum. Bence bu tür feminizm anlayışından daha sakin, soft bakış açılarına dönülebilir. Ben bu tür feminizmi tehlikeli görüyorum, özellikle toplum düzeni için. Ama tabi bu alana mensup kişiler farklı düşünebilir, belki de radikal feminizmin bazı sıkıntılı noktalarına bir set çekebilir. Sonuçta özgür olalım derken diğerlerini de göz ardı etmemek lazım.

Özellikle son metinde de arka planda işlenen ama değerlendirilince daha çok erkek egemenliğinin kavramları ve argümanları ile eleştirildiği bir yazıya ulaşıyoruz. Bir erkek olarak belki de şu ana kadar derslere katılan arkadaşlar arasında tek erkek olarak, bu konuda bazı yerlere takıldım, tekrar tekrar üzerinden geçtim, sonuçlara alternatif yorumlar getirdim ama genel olguya hak verir oldum. Bu metinler ben de, aslında benim tarzımda insanların ne kadar farklı olduğunu hissettirdi. Evet ülkemizde her ne kadar nazik, olumlu bakış açısına sahip erkekler olsa da, bir yerlerde kadına şiddeti bir popülarite malzemesi haline getirmiş erkekler de var. Tabi bu durum toplum içinde “erkek fatma” olarak nitelendirilen kadınlar için aynı. Onlarda diğer taraftan çerçeveye giriyorlar. Ben kendime ve kendim gibi insanlara toplumsal uzlaşma gibi bir metodu öneriyorum. Okuduğum ve anlamaya çalıştığım bazı radikal cümlelere bir set çekmeyi yeğliyorum.

Derste de bu konuları uzun uzun tartışıp daha farklı fikirleri hissetmek gerçekten zevkli olacak. Ama şu bir gerçek belki de giriş açısından özellikle ikinci metin biraz ağır ama ona vakit ayırmak ve üzerinde çalışmak gerçekten zevkli haliyle ben de bu konulardan zevk alanlardanım.

Hit : 46290 | Beğeni : 56 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-10-16


[Max Weber Şehrin Doğası ve Batı Şehri İncelemesi]
Şehrin Doğası (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinde genel olarak şehrin karakterleri, şehrin türleri, tarımla ilişkisi incelendiği gibi, siyasi anlamda şehir kavramı, buna bağlı kale – pazar ve garnizon kavramları ve kente özgü bazı kavramlar incelenmektedir.

Şehrin Karakterleri
İlk olarak ele alacağımız konu şehrin karakterleridir. Şehri tanımlamak gerekirse kısaca bir ya da birden fazla konutun oluşturduğu “kapalı topluluktur” (Weber, 2000: 101), diyebiliriz. Her ne kadar bu tanımlama çoğu şehir, kent için tam olarak doğru olmasa da, - çünkü bunun birçok istisnai durumu var- genellikle şehir deyince aklımıza gelen “duvar duvara komşuluk” (Weber, 2000: 101), bazı yerlerde daha geniş alanlara yayılabilir. İşte bu sebepten dolayı belirsizliği giderebilmek amacıyla kenti daha geniş bir tanıma oturtabiliriz.
Örnek olarak bugün Rusya’da bazı köyler şehir olarak kabul edilen bazı yerlerden daha fazla nufüsa sahiptir. Yani buradan şunu çıkartabiliriz, şehir olmak en büyük olmak veya en kalabalık olan anlamına gelmemektedir. Bunu iktisadi bir anlamda düşünecek olursak, şehir daha çok kişilerin geçimini tarımdan çok ticaret ile sağladıkları bu oluşumdur. Tabi ki burada yapacağımız sorgulama şu olmalıdır, her ticari faaliyet yürüten yerlere de şehir diyemeyiz, (Weber, 2000: 102), bu da istisnamız olabilir. Şehrin belirleyici bir özelliğinden bahsetmek gerekirse daha çok ticaretin çok yönlülüğünü ele alabiliriz. Bu çok yönlülüğü sağlarken özellikle bu yapıya hatta feodal yapıya bağlı “Pazar” kavramını ve iktisadin hayatın getirdiği çalışma ve mal takası talebini de göz önünde bulundurmalıyız. Bunu dışında bir de mal mübadelesinin var olması da önemli bir unsurdur. Bu açıdan bakınca önemli bir kelime ortaya çıkıyor, oikos yani hane anlamına gelen bu kelime, her ne kadar bulunduğu yeri kesin olarak kent yapmasa da yine önemli bir kavramdır.
Pazar konusu biraz daha incelersek, Pazar her bulunduğu yeri kent yapmayacağını söylemiştik buna biraz örnek verecek olursak, örneğin dönemsel pazarlar, panayırlar ve günümüzdeki fuarlar bu aktiviteyi yani ticareti, sınırlı bir zaman içerisinde yapabildiğimiz yer olmak kaydıyla bölgeyi şehirden ziyade bir köy, bir alan olarak anlamamızı sağlayabilir.
Şehir kavramını bu bilgiler ışığında bir tanıma sığdıracak olursak, pazar yerleşimi olarak tanımlayabiliriz. Yani şehir, oikos’un ve pazarın merkezini oluşturuyor diyebiliriz. Bu pazar yeri o bölge insanının ürettiği veya kaynak sağladığı ürünleri sattığı yani genel olarak ticari aktivite yaptığı yer olarak nitelendirildiğinde kent bir pazar yeri olarak da kabul edilebilir.
Mal değişimi yani takas günümüzde her ne kadar arka planda kalmış olsa da eski dönemler çok önemli bir ticari aktiviteydi. Ulaşımın kesiştiği bu noktalarda yapılan bu aktivite sadece değiş tokuşu değil aynı zamanda toplumsal bir komüniteyi ortaya çıkarmıştır. Zaten kente de bu açıdan bakıldığında pazar yerinin varlığı daha da net bir şekilde görülebiliyor.

Şehrin Türleri
İkinci olarak bahsedeceğimiz konu olan şehir türlerini ele alırsak ilk olarak tüketici ve üretici şehir olarak sınıflandırabiliriz. (Weber, 2000: 105) Tüketici şehrini de kendi için bir çok bölüme ayırmalıyız, bunlardan biri elde ettiği geliri bir pazar üzerinde harcayan – yani bu çeşitli durumlarda olabilir, ürün alma, köle alma gibi- memurlardır bunun dışında yine gelirlerini burada harcayan lordlar ve siyasi iktidar sahiplerini örnek alabiliriz. Tüketici şehrinin tam zıttı olan üretici şehrinde ise durum çok daha farklıdır, bu tür şehirler yani üretici şehirleri günümüzde endüstriyel şehirlerin temeli olarak kabul edilebilir. Bu tür şehirlerde yapılan üretimin fiyatlandırılması ve ticari aktivite sayesinde, üretim merkezleri ve fabrikalar gibi unsurlar ortaya çıkan bu da o bölgede nüfusu fazlalaştırdığı gibi ulaşım noktalarını da yakınlaştırır.
Bu konuyu yeri gelmişken, çevre konusunda inceleyecek olursak, bu durum bugünlerde plazaların yer aldığı, sadece iş merkezlerinden oluşan “city-towns” olarak nitelendirebiliriz. Tabi bu durumun doğal çevre anlayışına ne kadar zarar verdiğini görebiliriz. Bu tür şehirlerde dikilen binalar, doğal habitat üzerinde inanılmaz derece baskı oluşturmaktadır. Hiçbir yeşilliğin kalmadığı her yere betonarme binaların dikildiğini, insanların çok büyük oranlarda tüketim yaptığı ve aynı büyüklükte geri dönüşümü yapılamayan çöp stokunun biriktirdiği bir durumlar karşı karşıyayız. Günümüzde özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde, doğal arazilerin tamamen yok edilerek yerlerine yeni ticari alanların oluşturulması tabi ki de gelecek nesiller için çok ama çok kötü bir durumdur. Acaba gelecek nesillere bir soru hakkımız olsa bunu mu tercih edersiniz diye sorabilsek. Elbette kabul etmeyeceklerini varsayıyorum.. Bunu yeni yerleşim yerlerinin, rezidanslarla da desteklenmesi ile gayet ilgi çekici olması ve genellikle zengin olarak nitelendirebileceğimiz insanların bu 1+1 boyutundaki evlerde yaşaması doğanın genel düzenini çok net bir şekilde bozmaktadır. Bize düşen bu amaçsız ve kontrolsüz kurulumun önüne geçip doğal çevreyi yok etmeyen başka çözümler üzerinde çalışmalıyız.

Şehrin Tarımla İlgisi
Tarım hiçbir zaman şehir yaşamının dışında kalmamıştır tamamen kopuk diyemeyiz ama bu durum şehrin tarımla olan ilişkisinin çeşitli açılardan değerlendirildiğinde farklı olduğunu görebiliriz. (Weber, 2000: 108) Eski dönemler yarı şehir olarak kabul edilen bu değerlendirme günümüzde daha çok tarımdan uzaklaşmamız ile devam etmektedir. Günümüz de metropol olarak nitelendirdiğimiz şehirlerde tarımın ne kadar önemini yitirdiğini onun yerine tarımdan elde edilenlerin getirilip satıldığı alanların olduğunu görebiliriz. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı tarımdan uzaklaşma durumu göz önüne alındığında bunun gelecekte, hiçbir şey üretemeyen bir ülke olma idealine doğru gittiğini görebilirsiniz. Sizce bu ne kadar mümkündür? Yani bir şehir bir kent üretmeden sürekli dışardan alarak veya başka bir yerlerde üretilmiş şeyleri getirip satarak yani onlara aracı olarak kaç sene daha hayatta kalabilir. Günümüzde de görüyoruz birçok köylü -yani burada üretici olan köylüyü kastediyorum- kentlere göçmektedir ve bu insanlara kente geldiğinde verimli bir arazi sahibi olamadığı için üretim yerine tüketim yapmayı tercih ediyor. Bu ülkemiz üzerinde oldukça tehlikeli bir noktaya doğru gidiyor. Şöyle bir baktığımızda diğer ülkelerden getirttiğimiz gıda ürünleri her geçen gün artmaya devam ediyor. İşte bu bence çok büyük bir problem olarak hayatımızda var olmaya devam ediyor.


Siyasi Anlamda Şehir
Her ne kadar kitaptaki bu kısım siyasi anlamda şehir olarak nitelendirilse de daha çok iktisadi hayatı konu almıştır. Bir şehir tüm bu ticari aktiviteleri yaparken yani şehrin olmazsa olmazı olarak nitelendirilirken bu bölgede yaşayan topluluğu belirli bir idareye mecbur kılar. İşte bu ekonomik idareyi, siyasi sınırlarla çok farklı bir alanda tutmalıyız. Örnek verecek olursak, günümüzde şehir olarak nitelendirilen yerlerin bir çoğu aslında bir şehir kategorisine girmez, bunun dışında bazı şehir olmayan yerlerde üretim-tüketim dengesi açısından bakılırsa aslında şehir olmalıdır, buradan da anladığımız gibi şehir sadece ekonomik göstergeler ile nitelendirilmiyor, bazı olağanüstü durumlarda şehir olmasını sağlayabiliyor. Sonuçta bir şehrin sınırları çizilirken yer şekillerinden daha birçok unsura riayet edilirken aslında olması gerekeni yani doğal dünyayı dikkate almamız gerekiyor. Bir şehir düşünelim yanında bir nehir akıyor, biz bu nehrinin doğal akışına müdahale ederek bölgeyi daha genişletebilmek amacıyla engelliyoruz. İşte böyle bir durumda şehrin ticari alanını genişletmiş olabilir ama doğal dünyaya yaptığımız geri dönülmez faaliyet yüzünden buradaki birçok canlıyı da yok etmiş oluyor? Peki bu doğru mu? Her şeyi insanlar için mi yapmalıyız? Peki diğer türler ne olacak?

Kale ve Garnizon
Pazar kavramını biraz geride tutarak iki önemli unsurdan daha bahsetmek istiyorum, geçmiş dönemlerde özellikle Ortaçağ döneminde şehrin en önemli unsurlarından biri de kale ve “garnizon” yapımıdır, kale daha çok bazı bölgelerde çitlere, bazı bölgelerde devasa taş yapılar şeklinde kullanılmıştır. Bu kale yapısı ile şehri koruma, insanları bir arada tutma gibi özellikler ortaya konmuştur. Örneğin Çin’de bu durum çok önemlidir, garnizon’u da bu şekilde düşünebiliriz, o da şehrin asli unsuru gibidir, orduyu, idari kısmı bir arada tutar. Bazı yerlerde ise bir gölgede şato şeklinde önde gelenlerin kralların ve onların hizmetçilerinin barındığı yerlerde öne çıkabilir. Bu konuyu çevre ile ilişkilendirirsek, bu durumun her ne kadar artısı var gibi görünse de doğal dünyaya bir takım zararları vardır. Örneğin dünyada ağaçlar belirli bir sıra ile dizilmiyorlar, daha çok yetişme olaylarına bağlı olarak çeşitli olarak diziliyorlar, işte bir kale yapılırken günümüzdeki betonarme yapılar yapılırken ki zararları çevreye vermektedir. Aynı zamanda surlarla ayrılan alanlarda hayvanların doğal yaşam alanına da bir sınırlama yapmış olmaktayız. Biz her ne kadar kendi bölgemizi sınırlıyor olsak da diğer canlıları da doğal olarak bölge dışına hapsetmekteyiz. Genellikle bu tür yapılan verimli yerlere yapıldığı için birçok doğal kaynağı doğal dünyadan ayırıp sadece insanların hatta o belirli komünitenin kullanıma sunmak da, çok mantıklı bir şey değildir. Doğru olan kentleşirken diğer canlıların yaşam haklarını da ellerinden almamalıyız.

Kale ve Pazarın Kaynaşma Noktası
Kale ve Pazar kavramının ilişkisini değerlendirdiğimizde, bir yere kale kurulduğunda o kalede yaşayan insanların ve garnizonların çok büyük bir tüketim etkisi vardır. Nerede bir garnizon kurulsa ticari faaliyetleri birçoğu oraya kayar bu şekilde pazarın siyasi ve askeri alanlarla ile çok yakından kaynaşmasına sebep olur bir başka durum ise, farklı ülkelerden deniz veya kara yoluyla gelen malların alıcılarını bulması da buralardan sağlanır sonuçta bir kalenin otorite sahibi bu otoritesini korumak ve bu komüniteyi yönetebilmek için maddi anlamda bir alım yapmalıdır. İşte bu yüzden pazarın varlığı bu insanlar için çok önemlidir, bunun karşılığında kalenin verdiği güven de pazar ekonomisi çok önemli bir savunma gücü sağlamaktadır.

Kente Özgü Kavramlar
İlk makalenin ışığında tüm anlattıklarımızı bir sistematiğe oturtacak olsak, kent diyebileceğimiz topluluk istisnalar haricinde batıya aittir. Zaten bir sonraki makalemizde de başlığından da anlaşılacağı gibi daha çok bu anlatılacaktır. Belki Doğu’da da bazı kentler kurulmuştur ama bunlar ne devamlılık sağlayabilmiş ne de gerçekten kastedilen bir kent olabilmiştir. Çoğu belirli bir zümrenin kullanımında kalmış, batıdaki gibi hukuk kuralları içinde otonom bir yönetime bürünememiştir. (Weber, 2000: 128) Batı görüldüğü üzere bir çok uygulama ortaya bu şehir kavramında çıkmıştır. Demokrasi, yönetim gibi faaliyetler hep bu bir arada yaşama ile sağlanmıştır. Peki bunların ışığında batı haricinde hiç şehir yok diyebilir miyiz? Tabi ki hayır ama bu anlamda bahsedilen gerçek kentteler batıda, batı dünyasındadır.

Batı Şehri (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinin devamı niteliğinde olaan Batı Şehri makalesinde genel olarak mülkiyet hakları, doğu şehrinin gelişmeme nedenleri ve klan, konfederasyon, kardeşlik gibi noktalara değilmiştir.

Mülkiyet Hakları
Gelişen dünya ve değişen kent anlayışında bu genişleme neticesinde “mülkiyet hakları” yani bir mülke, toprağa sahip olabilme hakkı, kişisel yaşama hakkı, özgür dünya gibi bazı toplumsal olaylar ortaya çıkmıştır. Doğu şehirlerinde her ne kadar bu durumlar pek ön plana çıkmasa da batı şehrinin temellerinde bunları görebiliriz. Yunan şehirleri “polisler” de özellikle sosyal adalet kavramları çok net bir şekilde görülmüştür. Peki bu durum çevremize nasıl bir etki bırakmıştır. Mülkiyet hakkı güçle veya soy bağları ile elde edilen bir haktır. Zaman zaman ticari faaliyetler neticesinde de mülkiyet sahibi olabiliriz. Peki bu mülklerin ilk sahibine dönersek kimdir? Biz bu toprağı ailemizden devir alırken, onlarında devir aldıkları aileleri göz önünde bulundurursak sizce bu mallar en başında ortak kullanım alanları değil miydi? Burada her canlının yaşam hakkı yok muydu? Topraktaki böcekten, ağaçlara, ağaçlardaki kuşlardan ve bu ağaçların meyvesinden beslenen onlarca canlı bu mülkiyet hakkı neticesinde yurdundan dışlanmadı mı? Bu önemli bir durum, günümüz adalet sisteminin birçok kısmı insanlara özgü buna gerekçe olarak da onların düşünüp, aklını kullanıp faaliyetini kullanabilmesi gösteriliyor, zaman zaman hayvan hakları gibi düzenlemeler de yapılsa özellikle Türkiye’de çok yetersiz olduğunun farkındayız. Sonuç olarak yine bir hak sorunu ile karşı karşıyayız. Neden bu kadar basit bir şekilde diğer canlıların yaşamlarına mani oluyoruz. Derslerimizde geçmişti, bir sivrisinek’in bile yaşam hakkı varken neden bize her alanda fayda sağlayan bu hayvanları, oksijenimizi sağlayan bu bitkileri bu kavramların dışında tutabiliyoruz. Bu üzerinde tartışılması gereken bir durum.

Özgürlük Kavramı
Çok eskilerden beri batı kentleri özgürlüğü kazanma yeri olarak kullanılmaktaydı, köle niteliğindeki kişiler kendi paralarını kazanıp kendilerini özgürlüğe ulaştırabiliyorlardı. Tabi bu durum doğu da daha güç hatta bazı yerlerde imkansızdı. Peki kafeslere esir edilen hayvanlar, doğal ortamlarından hediye olarak ayrılmaya zorlanıp hayvanat bahçelerinde sergilenen hayvanlar, evlerimize süs olsun diye canlı canlı hapsedilen bitkiler. Bunlar özgürlük kavramının neresinde kalıyor? Biraz daha devrim temalı konuşmak gerekirse bunların içinde bulunduğu doğa bir gün bunun cevabını vermeyecek mi? Tablolarda ifade edilen o sonraki dünya gerçekten yaşanmayacak mı? Tabi ki yaşanacak. Hızla belki de insan ırkı için felaketler getirecek olan bu dünyaya doğru ilerliyoruz.


Doğu Şehri Neden Batı Şehirlerinin Gerisinde Kaldı?
Belki de bu soruyu sorarak başlamalı, bu konu üzerine, Weber, totem ve tabu (Weber, 2000: 141) gibi unsurları bu noktaya koymuş, çünkü bu unsurlar idari ve siyasi yönetimi daha çok klanlar gibi küçük topluluklar üzerine yöneltmişlerdir, bir klan ne kadar büyüyebilir? Oldukça kapalı bir toplum olan bu klanlar akraba evlilikleri ile nereye kadar büyüyebilir oysa daha geniş bir komunite olan kentten bahsederken akrabalık zinciri birden genişleyip çok farklı klanları, hatta sülale gibi kavramları bir araya getirebilir, daha büyük topluluklar ortaya çıkarabilirdi. Dinleri de bu açıdan değerlendirebiliriz. Hristyanlık olsun İslam olsun diğer dinler olsun hep belirli bir gruba yönelmektedir. Peki bunun dışındaki dinler, ve din sahibi olmayanlar. Bunlarla da bir arada yaşayamaz mıyız? Günümüzde çok farklı ırklardan insanlar gayet normal bir şekilde yaşamlarını kentlerde sürdürebiliyorlar. Daha da önemli din kavramı sadece insanlar da var, peki diğer canlılar? Bir başka husus da, bu şehirlerin yapıları itibari ile daha çok aile şirketi gibi yönetilip, genele ortak bir anayasa tarzında bir hukuksal düzen sunamamasıdır. Yani genel ortak akla hizmet edememesidir. Bunu her anlamıyla kullanabiliriz. Ama bu kardeşlik noktasında Yahudi toplumuna bir tırnak açmamız gerekmektedir. Yahudiler her ne kadar dinlerinin getirdiği dış evlenmeyi zamanla ortadan kaldırsa da eski dönemde bu tamamen uygulanıyordu. Yani Yahudi olmayan yeri geliyor yaşam hakkı bile sağlanmıyordu. Bu açıdan özel bir konuma sahipler. Hristyanlıkta ise bunun en üst düzeyini görebiliriz, onların kent yaşamı her alanıyla kardeşlik üzerine kuruludur. Beraber yapılan eylemler, kilise faaliyetleri gibi.
Kentsel Birlik
Günümüzde Batı’da görülen şehirlerin ana unsuru insan olarak belirlenmiştir. Ve bu insanlar bir araya gelerek bazı bağlar kurmuşlardur ve bu durum bazı hukuki otoritelerle ve kurallarla birleşince ortaya kentler çıkmıştır. Buna ne kadar doğrudur üzerinde uzun tartışmalar yapabiliriz. Yani kentler sadece insanlardan ve onların ortaya çıkardıkları ile mi kurulabilir, kentin bir de ekonomik, hukuki faaliyetlerinden başka doğal bir de statüsü yok mudur? Biz bu dünyada yaşarken sadece bir türe göre mi nitelikler geliştirmeliyiz? Yoksa diğer doğal yaşam ve dolayısıyla minumum 10milyon türüde mi göz önünde tutmalıyız. Tabi ki de bu canlılarında yaşama şansı var, bunu engellememeliyiz, şehirler kentler kuruyoruz diye sadece insana odaklı komuniteler ortaya çıkarmamalıyız. Belki Weber’i de eleştirebileceğimiz en önemli nokta budur. O doğu ve batı şehirlerini tanımlarken hep insan odaklı çalıştı, bunu da diğer türlere de yönlendirmeliyiz.
Sonuç
Max Weber’in her iki makalesi de aslında tek bir konuyu anlattığı ortada ama kitapta bu ikiye ayrılmış. Tek bir makale şeklinde birbirine devam ettirelebilecek bir makale haline getirebilir. Ben de üzerinde eleştiri mi yaparken doğu batı diye ayırıp anlatmak yerine tek bir unsur olarak kenti düşünüp üzerine çalışmamı yaptım. Belki uzun süreden sonra bir sunum yapıyor olmamın nedeniyle bazı kavramları atlamış, farklı anlatmış, yanlış anlamış, yanlış aktarmış olabilirim, bu konuda siz değerli arkadaşlarım ve hocam yardımcı olursanız çok müteşekkir olurum.

Teşekkürler
Erkan KAVAS

KAYNAKÇA
Max, Weber (2000). Haz: Ahmet Aydoğan, Şehir ve Cemiyet. İstanbul: İz Yayıncılık.
Sunar, Lütfi. (2011). Weber’in Tarihsel Şehir Sosyolojisi: Modern Toplumun Temeli Olarak Şehir. Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 22. Sayı, 2011, s.423-442


Hit : 46377 | Beğeni : 51 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-10-16


[Max Weber, Şehir ve Cemiyet İncelemesi]
Şehrin Doğası (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinde genel olarak şehrin karakterleri, şehrin türleri, tarımla ilişkisi incelendiği gibi, siyasi anlamda şehir kavramı, buna bağlı kale – pazar ve garnizon kavramları ve kente özgü bazı kavramlar incelenmektedir.

Şehrin Karakterleri
İlk olarak ele alacağımız konu şehrin karakterleridir. Şehri tanımlamak gerekirse kısaca bir ya da birden fazla konutun oluşturduğu “kapalı topluluktur” (Weber, 2000: 101), diyebiliriz. Her ne kadar bu tanımlama çoğu şehir, kent için tam olarak doğru olmasa da, - çünkü bunun birçok istisnai durumu var- genellikle şehir deyince aklımıza gelen “duvar duvara komşuluk” (Weber, 2000: 101), bazı yerlerde daha geniş alanlara yayılabilir. İşte bu sebepten dolayı belirsizliği giderebilmek amacıyla kenti daha geniş bir tanıma oturtabiliriz.
Örnek olarak bugün Rusya’da bazı köyler şehir olarak kabul edilen bazı yerlerden daha fazla nufüsa sahiptir. Yani buradan şunu çıkartabiliriz, şehir olmak en büyük olmak veya en kalabalık olan anlamına gelmemektedir. Bunu iktisadi bir anlamda düşünecek olursak, şehir daha çok kişilerin geçimini tarımdan çok ticaret ile sağladıkları bu oluşumdur. Tabi ki burada yapacağımız sorgulama şu olmalıdır, her ticari faaliyet yürüten yerlere de şehir diyemeyiz, (Weber, 2000: 102), bu da istisnamız olabilir. Şehrin belirleyici bir özelliğinden bahsetmek gerekirse daha çok ticaretin çok yönlülüğünü ele alabiliriz. Bu çok yönlülüğü sağlarken özellikle bu yapıya hatta feodal yapıya bağlı “Pazar” kavramını ve iktisadin hayatın getirdiği çalışma ve mal takası talebini de göz önünde bulundurmalıyız. Bunu dışında bir de mal mübadelesinin var olması da önemli bir unsurdur. Bu açıdan bakınca önemli bir kelime ortaya çıkıyor, oikos yani hane anlamına gelen bu kelime, her ne kadar bulunduğu yeri kesin olarak kent yapmasa da yine önemli bir kavramdır.
Pazar konusu biraz daha incelersek, Pazar her bulunduğu yeri kent yapmayacağını söylemiştik buna biraz örnek verecek olursak, örneğin dönemsel pazarlar, panayırlar ve günümüzdeki fuarlar bu aktiviteyi yani ticareti, sınırlı bir zaman içerisinde yapabildiğimiz yer olmak kaydıyla bölgeyi şehirden ziyade bir köy, bir alan olarak anlamamızı sağlayabilir.
Şehir kavramını bu bilgiler ışığında bir tanıma sığdıracak olursak, pazar yerleşimi olarak tanımlayabiliriz. Yani şehir, oikos’un ve pazarın merkezini oluşturuyor diyebiliriz. Bu pazar yeri o bölge insanının ürettiği veya kaynak sağladığı ürünleri sattığı yani genel olarak ticari aktivite yaptığı yer olarak nitelendirildiğinde kent bir pazar yeri olarak da kabul edilebilir.
Mal değişimi yani takas günümüzde her ne kadar arka planda kalmış olsa da eski dönemler çok önemli bir ticari aktiviteydi. Ulaşımın kesiştiği bu noktalarda yapılan bu aktivite sadece değiş tokuşu değil aynı zamanda toplumsal bir komüniteyi ortaya çıkarmıştır. Zaten kente de bu açıdan bakıldığında pazar yerinin varlığı daha da net bir şekilde görülebiliyor.

Şehrin Türleri
İkinci olarak bahsedeceğimiz konu olan şehir türlerini ele alırsak ilk olarak tüketici ve üretici şehir olarak sınıflandırabiliriz. (Weber, 2000: 105) Tüketici şehrini de kendi için bir çok bölüme ayırmalıyız, bunlardan biri elde ettiği geliri bir pazar üzerinde harcayan – yani bu çeşitli durumlarda olabilir, ürün alma, köle alma gibi- memurlardır bunun dışında yine gelirlerini burada harcayan lordlar ve siyasi iktidar sahiplerini örnek alabiliriz. Tüketici şehrinin tam zıttı olan üretici şehrinde ise durum çok daha farklıdır, bu tür şehirler yani üretici şehirleri günümüzde endüstriyel şehirlerin temeli olarak kabul edilebilir. Bu tür şehirlerde yapılan üretimin fiyatlandırılması ve ticari aktivite sayesinde, üretim merkezleri ve fabrikalar gibi unsurlar ortaya çıkan bu da o bölgede nüfusu fazlalaştırdığı gibi ulaşım noktalarını da yakınlaştırır.
Bu konuyu yeri gelmişken, çevre konusunda inceleyecek olursak, bu durum bugünlerde plazaların yer aldığı, sadece iş merkezlerinden oluşan “city-towns” olarak nitelendirebiliriz. Tabi bu durumun doğal çevre anlayışına ne kadar zarar verdiğini görebiliriz. Bu tür şehirlerde dikilen binalar, doğal habitat üzerinde inanılmaz derece baskı oluşturmaktadır. Hiçbir yeşilliğin kalmadığı her yere betonarme binaların dikildiğini, insanların çok büyük oranlarda tüketim yaptığı ve aynı büyüklükte geri dönüşümü yapılamayan çöp stokunun biriktirdiği bir durumlar karşı karşıyayız. Günümüzde özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde, doğal arazilerin tamamen yok edilerek yerlerine yeni ticari alanların oluşturulması tabi ki de gelecek nesiller için çok ama çok kötü bir durumdur. Acaba gelecek nesillere bir soru hakkımız olsa bunu mu tercih edersiniz diye sorabilsek. Elbette kabul etmeyeceklerini varsayıyorum.. Bunu yeni yerleşim yerlerinin, rezidanslarla da desteklenmesi ile gayet ilgi çekici olması ve genellikle zengin olarak nitelendirebileceğimiz insanların bu 1+1 boyutundaki evlerde yaşaması doğanın genel düzenini çok net bir şekilde bozmaktadır. Bize düşen bu amaçsız ve kontrolsüz kurulumun önüne geçip doğal çevreyi yok etmeyen başka çözümler üzerinde çalışmalıyız.

Şehrin Tarımla İlgisi
Tarım hiçbir zaman şehir yaşamının dışında kalmamıştır tamamen kopuk diyemeyiz ama bu durum şehrin tarımla olan ilişkisinin çeşitli açılardan değerlendirildiğinde farklı olduğunu görebiliriz. (Weber, 2000: 108) Eski dönemler yarı şehir olarak kabul edilen bu değerlendirme günümüzde daha çok tarımdan uzaklaşmamız ile devam etmektedir. Günümüz de metropol olarak nitelendirdiğimiz şehirlerde tarımın ne kadar önemini yitirdiğini onun yerine tarımdan elde edilenlerin getirilip satıldığı alanların olduğunu görebiliriz. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı tarımdan uzaklaşma durumu göz önüne alındığında bunun gelecekte, hiçbir şey üretemeyen bir ülke olma idealine doğru gittiğini görebilirsiniz. Sizce bu ne kadar mümkündür? Yani bir şehir bir kent üretmeden sürekli dışardan alarak veya başka bir yerlerde üretilmiş şeyleri getirip satarak yani onlara aracı olarak kaç sene daha hayatta kalabilir. Günümüzde de görüyoruz birçok köylü -yani burada üretici olan köylüyü kastediyorum- kentlere göçmektedir ve bu insanlara kente geldiğinde verimli bir arazi sahibi olamadığı için üretim yerine tüketim yapmayı tercih ediyor. Bu ülkemiz üzerinde oldukça tehlikeli bir noktaya doğru gidiyor. Şöyle bir baktığımızda diğer ülkelerden getirttiğimiz gıda ürünleri her geçen gün artmaya devam ediyor. İşte bu bence çok büyük bir problem olarak hayatımızda var olmaya devam ediyor.


Siyasi Anlamda Şehir
Her ne kadar kitaptaki bu kısım siyasi anlamda şehir olarak nitelendirilse de daha çok iktisadi hayatı konu almıştır. Bir şehir tüm bu ticari aktiviteleri yaparken yani şehrin olmazsa olmazı olarak nitelendirilirken bu bölgede yaşayan topluluğu belirli bir idareye mecbur kılar. İşte bu ekonomik idareyi, siyasi sınırlarla çok farklı bir alanda tutmalıyız. Örnek verecek olursak, günümüzde şehir olarak nitelendirilen yerlerin bir çoğu aslında bir şehir kategorisine girmez, bunun dışında bazı şehir olmayan yerlerde üretim-tüketim dengesi açısından bakılırsa aslında şehir olmalıdır, buradan da anladığımız gibi şehir sadece ekonomik göstergeler ile nitelendirilmiyor, bazı olağanüstü durumlarda şehir olmasını sağlayabiliyor. Sonuçta bir şehrin sınırları çizilirken yer şekillerinden daha birçok unsura riayet edilirken aslında olması gerekeni yani doğal dünyayı dikkate almamız gerekiyor. Bir şehir düşünelim yanında bir nehir akıyor, biz bu nehrinin doğal akışına müdahale ederek bölgeyi daha genişletebilmek amacıyla engelliyoruz. İşte böyle bir durumda şehrin ticari alanını genişletmiş olabilir ama doğal dünyaya yaptığımız geri dönülmez faaliyet yüzünden buradaki birçok canlıyı da yok etmiş oluyor? Peki bu doğru mu? Her şeyi insanlar için mi yapmalıyız? Peki diğer türler ne olacak?

Kale ve Garnizon
Pazar kavramını biraz geride tutarak iki önemli unsurdan daha bahsetmek istiyorum, geçmiş dönemlerde özellikle Ortaçağ döneminde şehrin en önemli unsurlarından biri de kale ve “garnizon” yapımıdır, kale daha çok bazı bölgelerde çitlere, bazı bölgelerde devasa taş yapılar şeklinde kullanılmıştır. Bu kale yapısı ile şehri koruma, insanları bir arada tutma gibi özellikler ortaya konmuştur. Örneğin Çin’de bu durum çok önemlidir, garnizon’u da bu şekilde düşünebiliriz, o da şehrin asli unsuru gibidir, orduyu, idari kısmı bir arada tutar. Bazı yerlerde ise bir gölgede şato şeklinde önde gelenlerin kralların ve onların hizmetçilerinin barındığı yerlerde öne çıkabilir. Bu konuyu çevre ile ilişkilendirirsek, bu durumun her ne kadar artısı var gibi görünse de doğal dünyaya bir takım zararları vardır. Örneğin dünyada ağaçlar belirli bir sıra ile dizilmiyorlar, daha çok yetişme olaylarına bağlı olarak çeşitli olarak diziliyorlar, işte bir kale yapılırken günümüzdeki betonarme yapılar yapılırken ki zararları çevreye vermektedir. Aynı zamanda surlarla ayrılan alanlarda hayvanların doğal yaşam alanına da bir sınırlama yapmış olmaktayız. Biz her ne kadar kendi bölgemizi sınırlıyor olsak da diğer canlıları da doğal olarak bölge dışına hapsetmekteyiz. Genellikle bu tür yapılan verimli yerlere yapıldığı için birçok doğal kaynağı doğal dünyadan ayırıp sadece insanların hatta o belirli komünitenin kullanıma sunmak da, çok mantıklı bir şey değildir. Doğru olan kentleşirken diğer canlıların yaşam haklarını da ellerinden almamalıyız.

Kale ve Pazarın Kaynaşma Noktası
Kale ve Pazar kavramının ilişkisini değerlendirdiğimizde, bir yere kale kurulduğunda o kalede yaşayan insanların ve garnizonların çok büyük bir tüketim etkisi vardır. Nerede bir garnizon kurulsa ticari faaliyetleri birçoğu oraya kayar bu şekilde pazarın siyasi ve askeri alanlarla ile çok yakından kaynaşmasına sebep olur bir başka durum ise, farklı ülkelerden deniz veya kara yoluyla gelen malların alıcılarını bulması da buralardan sağlanır sonuçta bir kalenin otorite sahibi bu otoritesini korumak ve bu komüniteyi yönetebilmek için maddi anlamda bir alım yapmalıdır. İşte bu yüzden pazarın varlığı bu insanlar için çok önemlidir, bunun karşılığında kalenin verdiği güven de pazar ekonomisi çok önemli bir savunma gücü sağlamaktadır.

Kente Özgü Kavramlar
İlk makalenin ışığında tüm anlattıklarımızı bir sistematiğe oturtacak olsak, kent diyebileceğimiz topluluk istisnalar haricinde batıya aittir. Zaten bir sonraki makalemizde de başlığından da anlaşılacağı gibi daha çok bu anlatılacaktır. Belki Doğu’da da bazı kentler kurulmuştur ama bunlar ne devamlılık sağlayabilmiş ne de gerçekten kastedilen bir kent olabilmiştir. Çoğu belirli bir zümrenin kullanımında kalmış, batıdaki gibi hukuk kuralları içinde otonom bir yönetime bürünememiştir. (Weber, 2000: 128) Batı görüldüğü üzere bir çok uygulama ortaya bu şehir kavramında çıkmıştır. Demokrasi, yönetim gibi faaliyetler hep bu bir arada yaşama ile sağlanmıştır. Peki bunların ışığında batı haricinde hiç şehir yok diyebilir miyiz? Tabi ki hayır ama bu anlamda bahsedilen gerçek kentteler batıda, batı dünyasındadır.

Batı Şehri (Max Weber)
Max Weber’in Şehrin Doğası makalesinin devamı niteliğinde olaan Batı Şehri makalesinde genel olarak mülkiyet hakları, doğu şehrinin gelişmeme nedenleri ve klan, konfederasyon, kardeşlik gibi noktalara değilmiştir.

Mülkiyet Hakları
Gelişen dünya ve değişen kent anlayışında bu genişleme neticesinde “mülkiyet hakları” yani bir mülke, toprağa sahip olabilme hakkı, kişisel yaşama hakkı, özgür dünya gibi bazı toplumsal olaylar ortaya çıkmıştır. Doğu şehirlerinde her ne kadar bu durumlar pek ön plana çıkmasa da batı şehrinin temellerinde bunları görebiliriz. Yunan şehirleri “polisler” de özellikle sosyal adalet kavramları çok net bir şekilde görülmüştür. Peki bu durum çevremize nasıl bir etki bırakmıştır. Mülkiyet hakkı güçle veya soy bağları ile elde edilen bir haktır. Zaman zaman ticari faaliyetler neticesinde de mülkiyet sahibi olabiliriz. Peki bu mülklerin ilk sahibine dönersek kimdir? Biz bu toprağı ailemizden devir alırken, onlarında devir aldıkları aileleri göz önünde bulundurursak sizce bu mallar en başında ortak kullanım alanları değil miydi? Burada her canlının yaşam hakkı yok muydu? Topraktaki böcekten, ağaçlara, ağaçlardaki kuşlardan ve bu ağaçların meyvesinden beslenen onlarca canlı bu mülkiyet hakkı neticesinde yurdundan dışlanmadı mı? Bu önemli bir durum, günümüz adalet sisteminin birçok kısmı insanlara özgü buna gerekçe olarak da onların düşünüp, aklını kullanıp faaliyetini kullanabilmesi gösteriliyor, zaman zaman hayvan hakları gibi düzenlemeler de yapılsa özellikle Türkiye’de çok yetersiz olduğunun farkındayız. Sonuç olarak yine bir hak sorunu ile karşı karşıyayız. Neden bu kadar basit bir şekilde diğer canlıların yaşamlarına mani oluyoruz. Derslerimizde geçmişti, bir sivrisinek’in bile yaşam hakkı varken neden bize her alanda fayda sağlayan bu hayvanları, oksijenimizi sağlayan bu bitkileri bu kavramların dışında tutabiliyoruz. Bu üzerinde tartışılması gereken bir durum.

Özgürlük Kavramı
Çok eskilerden beri batı kentleri özgürlüğü kazanma yeri olarak kullanılmaktaydı, köle niteliğindeki kişiler kendi paralarını kazanıp kendilerini özgürlüğe ulaştırabiliyorlardı. Tabi bu durum doğu da daha güç hatta bazı yerlerde imkansızdı. Peki kafeslere esir edilen hayvanlar, doğal ortamlarından hediye olarak ayrılmaya zorlanıp hayvanat bahçelerinde sergilenen hayvanlar, evlerimize süs olsun diye canlı canlı hapsedilen bitkiler. Bunlar özgürlük kavramının neresinde kalıyor? Biraz daha devrim temalı konuşmak gerekirse bunların içinde bulunduğu doğa bir gün bunun cevabını vermeyecek mi? Tablolarda ifade edilen o sonraki dünya gerçekten yaşanmayacak mı? Tabi ki yaşanacak. Hızla belki de insan ırkı için felaketler getirecek olan bu dünyaya doğru ilerliyoruz.


Doğu Şehri Neden Batı Şehirlerinin Gerisinde Kaldı?
Belki de bu soruyu sorarak başlamalı, bu konu üzerine, Weber, totem ve tabu (Weber, 2000: 141) gibi unsurları bu noktaya koymuş, çünkü bu unsurlar idari ve siyasi yönetimi daha çok klanlar gibi küçük topluluklar üzerine yöneltmişlerdir, bir klan ne kadar büyüyebilir? Oldukça kapalı bir toplum olan bu klanlar akraba evlilikleri ile nereye kadar büyüyebilir oysa daha geniş bir komunite olan kentten bahsederken akrabalık zinciri birden genişleyip çok farklı klanları, hatta sülale gibi kavramları bir araya getirebilir, daha büyük topluluklar ortaya çıkarabilirdi. Dinleri de bu açıdan değerlendirebiliriz. Hristyanlık olsun İslam olsun diğer dinler olsun hep belirli bir gruba yönelmektedir. Peki bunun dışındaki dinler, ve din sahibi olmayanlar. Bunlarla da bir arada yaşayamaz mıyız? Günümüzde çok farklı ırklardan insanlar gayet normal bir şekilde yaşamlarını kentlerde sürdürebiliyorlar. Daha da önemli din kavramı sadece insanlar da var, peki diğer canlılar? Bir başka husus da, bu şehirlerin yapıları itibari ile daha çok aile şirketi gibi yönetilip, genele ortak bir anayasa tarzında bir hukuksal düzen sunamamasıdır. Yani genel ortak akla hizmet edememesidir. Bunu her anlamıyla kullanabiliriz. Ama bu kardeşlik noktasında Yahudi toplumuna bir tırnak açmamız gerekmektedir. Yahudiler her ne kadar dinlerinin getirdiği dış evlenmeyi zamanla ortadan kaldırsa da eski dönemde bu tamamen uygulanıyordu. Yani Yahudi olmayan yeri geliyor yaşam hakkı bile sağlanmıyordu. Bu açıdan özel bir konuma sahipler. Hristyanlıkta ise bunun en üst düzeyini görebiliriz, onların kent yaşamı her alanıyla kardeşlik üzerine kuruludur. Beraber yapılan eylemler, kilise faaliyetleri gibi.
Kentsel Birlik
Günümüzde Batı’da görülen şehirlerin ana unsuru insan olarak belirlenmiştir. Ve bu insanlar bir araya gelerek bazı bağlar kurmuşlardur ve bu durum bazı hukuki otoritelerle ve kurallarla birleşince ortaya kentler çıkmıştır. Buna ne kadar doğrudur üzerinde uzun tartışmalar yapabiliriz. Yani kentler sadece insanlardan ve onların ortaya çıkardıkları ile mi kurulabilir, kentin bir de ekonomik, hukuki faaliyetlerinden başka doğal bir de statüsü yok mudur? Biz bu dünyada yaşarken sadece bir türe göre mi nitelikler geliştirmeliyiz? Yoksa diğer doğal yaşam ve dolayısıyla minumum 10milyon türüde mi göz önünde tutmalıyız. Tabi ki de bu canlılarında yaşama şansı var, bunu engellememeliyiz, şehirler kentler kuruyoruz diye sadece insana odaklı komuniteler ortaya çıkarmamalıyız. Belki Weber’i de eleştirebileceğimiz en önemli nokta budur. O doğu ve batı şehirlerini tanımlarken hep insan odaklı çalıştı, bunu da diğer türlere de yönlendirmeliyiz.
Sonuç
Max Weber’in her iki makalesi de aslında tek bir konuyu anlattığı ortada ama kitapta bu ikiye ayrılmış. Tek bir makale şeklinde birbirine devam ettirelebilecek bir makale haline getirebilir. Ben de üzerinde eleştiri mi yaparken doğu batı diye ayırıp anlatmak yerine tek bir unsur olarak kenti düşünüp üzerine çalışmamı yaptım. Belki uzun süreden sonra bir sunum yapıyor olmamın nedeniyle bazı kavramları atlamış, farklı anlatmış, yanlış anlamış, yanlış aktarmış olabilirim, bu konuda siz değerli arkadaşlarım ve hocam yardımcı olursanız çok müteşekkir olurum.

Teşekkürler
Erkan KAVAS

KAYNAKÇA
Max, Weber (2000). Haz: Ahmet Aydoğan, Şehir ve Cemiyet. İstanbul: İz Yayıncılık.
Sunar, Lütfi. (2011). Weber’in Tarihsel Şehir Sosyolojisi: Modern Toplumun Temeli Olarak Şehir. Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 22. Sayı, 2011, s.423-442


Hit : 48951 | Beğeni : 44 | Kategori : Eğitim | Tarih : 2014-10-11


[Uykusuz]
Bu saatlere kadar uykusuz kaldım, ne için Galatasaray için o ne yaptı, uyduruk bir belçika takımı ile berabere kaldı bu mevzuyu çok karıştırmıyorum, reziliz rezil.

Netcubix'i bir portala dönüştürmeye karar verdim bir tasarım ile yola çıktık, programlamayı da yakında yapacağım. Çeşit çeşit bloglar buradan yayına çıkacak. Nasip bakalım yolu açık olsun, vkt ile aynı serverda komşu olacaklar.

Çok büyük bir saldırı atlattık, çinli ergenlerle başımız beladaydı. Hala arızaları gidermeye devam ediyorum öyle fena bir durum. Ssh'a brute force yapmış elemanlar of allahım of, işi gücü yok milletin.

Yeşillerin İmparatorluğu biraz daha ilerledi ilk bölümü bastırıp üzerinde çalışmaya devam ediyorum bazı yerleri onardıktan sonra daha hızlı bir okuma yapacağım.

Şimdilik bu kadar dostlar dua edin, saolun varolun.

Hit : 79953 | Beğeni : 86 | Kategori : Günlük | Tarih : 2014-09-16


[Yine mi Çiçek]
Sezen Aksu'nun sesinden dinlemekten zevk aldığım o parça ile yazıyorum bu akşam. Çinlilerle uğraştık iki gün, bir grup hacker ortalığı dağıttı yine, sistemi geri döndürmek ölüm gibi birşey oldu. Ama geçen seferki gibi, hazırlıksız yakalanmadım... Yedek önemli bir mevzu arkadaş.

Sistemdeki gereksiz tüm domainleri temizledim, vkt olayını da ayağa kaldırdık bakalım bir süre daha çalıştıktan sonra release edicem. Bugün onun 2 problemine çözüm buldum patternler falan yazdım güzel oldu yani.

Güvenliği artırmaya, yorum sistemini inşa etmeye ve daha da önemlisi rating olaylarını düzenledik mi baya baya hazır olacak.

Bunun dışında yüksek lisans mevzularına girdik, dersler şunlar bunlar ayarlandı falan işte felsefenin programını bekliyorum o herşeyi değiştirecek.

Bakalım inş istediğim gibi olur hepsine birden devam edebilirim.

Şimdilik bu kadar kopmamak dileğiyle...

Hit : 84274 | Beğeni : 93 | Kategori : Günlük | Tarih : 2014-09-11